Siyah…Gri… ve Kırmızı…

Aylardır başka renk görmedim. Gözlerimin mavi renk olduğunu hatırlıyorum ama yansımama baktığımda maviyi göremiyorum. Artık rüyalarım bile bu üç renkten ibaret, diğer renkler kısa bir zaman önce rüyalarımdan çekip gittiler. Rüyalarımda genellikle öldüğümü görüyorum ama bu hiç kötü değil, benim için bir lütuf, uyanmaksa kâbusun ta kendisi. Ölümü bu kadar arzularken bile ölemiyorum, yaşam hep bir şekilde galip geliyor. Bütün gün süren top atışları, çatışmalar, açlık, hastalık ve daha nice şey henüz canımı alabilmiş değil. Bu sabah ölüme oldukça yaklaşmıştım, bir havan topu mermisi gizlendiğim binanın tam üzerine düştü. Kulaklarımı sağır eden bir patlamayla birlikte çatı, yattığım yerin üzerine çöktü, enkazdan küçük sıyrıklarla çıktım. Hala ölebilmiş değilim, beni bu dünyaya bağlayan bir şey var ama ne olduğunu bilmiyorum.

                Konservelerim bitmek üzere, geçen hafta beş adet konserveyi katledilmiş bir ailenin evinde bulmuştum. Çocukların ölü bedenleri konservelerin üstünde yatıyordu, biraz sonra öleceklerinden habersiz bir şekilde kalan son yiyeceklerini korumaya çalışıyor olmalıydılar herhalde. Çocukların bedenleri konserveleri gizlemiş olmalı ki bunca talandan sonra onları sağlam bir şekilde bulabildim. Tatları her zamanki gibi berbat, zaten önemli olan da tatları değil. Tatları güzel olsaydı bile bunun farkına varabileceğimi zannetmiyorum, renkler gibi tatlar ve kokular da beni terk etti. Hissettiğim her şey siyah, gri ya da kırmızı. Katledilmiş aileyi ilk gördüğümdeki gibi, bir gram üzüntü ya da korku hissetmedim. Hatta onlar adına sevinmiş bile olabilirim, ölümün huzurlu kollarına benden önce kavuştular.

                Günleri saymayı bırakalı çok oldu, hangi ayda ya da hangi mevsimde olduğumuzu bile tam olarak bilmiyorum. Tek bildiğim şey havanın soğuk olduğu ve gökyüzündeki gri bulutların hiçbir zaman kaybolmadığı. Hiçbir insanla konuşmayalı haftalar oluyor, bazen çığlıklar duyuyorum. Genelde askerlerin kaba konuşmaları, duyduğum nadir insan seslerinden oluyor. En son, iki gün önceydi sanırım, bir kadının ağlayarak yalvarmasını duymuştum. Ardından gelen iki el silah sesinden beri hiçbir insan sesi duymadım. Yıkıntılar arasında fareler gibi dolaşan insanları daha sık görüyorum, yakında öyle bir insana dönüşeceğimi hissediyorum. ‘’Hayatta kalmaya çalışan bir fare’’. Kimseyle konuşmuyorum, en son birisiyle yakınlaştığımda elimdeki tüm yiyeceği çalıp beni sefil bir şekilde bırakmıştı. Ona kızmadım, hiç kimseye kızmadım. Hatta artık hiçbir şey hakkında hiçbir duygu beslemiyorum, gerçek olan üç şey var ölüm, yaşam ve bunların arasındaki bağ. Benim bağım oldukça inceldi, kopmaya yaklaştığının farkındayım ama hala tam olarak kopabilmiş değil. Bu yüzden bugün de sıradan bir canlı gibi beslenip, hayatta kalmaya çalışacağım. Kendimle konuşmaya başlayalı çok olmadı. Beni kendimden daha iyi kim anlayabilir ki zaten. İnsan olduğumu unutmama engel olan son şey kendimle konuşmaya başlamam oldu.

                Az önce penceremden, karşıdaki yarı harabe evin içinde bir kadının hareket ettiğini gördüm. İnsanların çoğundan farklıydı, henüz fareye dönüşmemişti. Kadını tam olarak izleyemedim, yoldan geçen bir askeri konvoy yüzünden saklanmam gerekti. Havan topunun eve düşmesinden sonra arka tarafta molozların oluşturduğu küçük bir mağara vardı. Tank paletlerinin seslerini duyar duymaz oraya saklandım. Yolu görmemi sağlayan küçük bir açıklık bile vardı, konvoy geçtikten sonra kadını gördüğüm binaya gittim. Kadının boynunda kırmızı bir atkı görmüştüm, dikkatimi çeken asıl şey buydu. Aylardır gördüğüm diğer kırmızılar gibi değildi. Hayır çok daha güzeldi bu kırmızı, bedenlerden akan kan gibi soluk ve ıssız değildi. Bu kırmızıda başka bir şey vardı, hayat mı desem yoksa sadece bir canlılık mı desem bilmiyorum.

                Yolun karşısına eğilerek hızlı bir şekilde geçtim. Artık, sürekli eğilerek hareket etmekten kamburum çıkmıştı. Yarısı çökmüş binanın içine girdikten sonra alçak sesli bir ağlama duymaya başladım. Sesi takip ettim, ses beni bir gardırobun önüne kadar götürdü. Ağlama sesini şimdi biraz daha net bir şekilde duyuyordum, kadın gardırobun içinde olmalı diye düşündüm. Üst kısmında birkaç adet kurşun deliği bulunan tahta gardırobun kapağını yavaşça açtım. Kadının henüz yüzünü bile göremeden, kadını üstüme atlamış bir şekilde buldum. Bıçağını boğazıma dayamıştı ve beni öldürmeye çalışıyordu. Son gücümle onu durdurmaya çalışıyordum ama güçten düşmüştüm. Dayanacak mecalim kalmamıştı ki kadın bıçağı boğazımdan çekti ve üstümden kalktı. Beni askerlerden birisi sandığını söyledi ve ruhsuz bir ses tonuyla özür diledi. Özür umurumda değildi zaten, gözlerim kırmızı atkıyı arıyordu ama bulamıyordu. Kadına atkın nerede diye sordum telaşlı bir şekilde. Aylar sonra hissettiğim ilk duygu telaş olmuştu. Kadın daha birkaç saniye önce ağlamıyormuş gibi duygusuz ve sert birisi kesilmişti. Kaba bir şekilde sana ne bundan diyerek beni tersledi, ayrıca sen atkım olduğunu nerden biliyorsun? Ne zamandır beni gözetliyorsun cevap ver yoksa inan bana boğazını kesmeme engel olacak hiçbir şey yok diyerek beni tehdit etti. Onu daha az önce gördüğümü ve gördüğümden andan itibaren kırmızı atkının aklımdan çıkmadığını söyledim, kendimi inandırmak için her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım. Tek isteğim o atkıydı, onu daha yakından görebilmek. Kadın atkıya olan takıntımı başta garipsemiş olsa da söylediklerime inandı. Bana güvenmediğini oldukça net bir şekilde görebiliyordum, bıçağını hala elinden bırakmamıştı. Atkıyı bana göstermesi karşılığında onunla yiyeceğimi paylaşmayı teklif ettim, bir lokma yiyecek için insanların katledildiği bu zamanlarda teklifim geri çevrilemeyecek kadar cazipti. Kadın, atkının artık onda olmadığını konvoyun geçişi esnasında onu kaybettiğini, üzüntüsünü belli etmemeye çalışarak bana anlattı. Atkının artık onda olmadığını duyduğum an uzun zamandır hissetmediğim bir duyguyu tekrar hissettim, sanki sevdiğim birisini kaybetmiş kadar üzgündüm. Gözlerim dolmaya başlamıştı, neler olduğunu anlamıyordum. Uzun zamandır ağlamamıştım ve bunun nasıl bir his olduğunu bile unutmuştum, hayatımda bir kez kısa süreliğine gördüğüm bir atkıyı tekrar göremeyeceğim için sessiz bir şekilde ağlıyordum. Kadın bana bir ucubeymişim gibi bakıyordu ama bakışlarının derinliklerinde ortak bir duyguyu paylaştığımızı görüyordum.

                Halime acımış olsa gerek, bana atkı hakkında birkaç şey daha anlatmaya karar vermişti. Savaştan önce, şehir henüz yerle bir olmamışken annesi ona bu atkıyı örmüş. O zamanlar atkı takmaktan pek haz etmediği için dolabının bir köşesinde öylece duruyormuş. Savaş başladığında ailesi birçok insanın yaptığı gibi şehri terk etme kararı almış, şehirden kaçmaya çalışan insan kalabalığının arasında oldukça yavaş ilerliyorlarmış. Uçakların kalabalığa yaylım ateşi açmasıyla paniğe kapılan insanlar büyük bir izdiham yaratmış ve ailesinden o esnada kopmuş. Ailesini ararken yere düşmüş ve insanların ayakları altında ezilerek bayılmış, o zamandan bu yana benim gibi bir yerden bir yere geçerek şehirde hayatta kalmaya çalışıyormuş. Kırmızı atkı ona ailesini hatırlatan son şey olduğundan değeri çok yüksekmiş onun için. Şimdi atkıyı kaybetmiş olmanın acısıyla benden farksız bir durumda.

                Kadının hikayesi birçok insanın hikayesinden farksızdı, anlattıkları bende bir etki yaratmadı. Kadına atkısını bulmasında yardım edeceğimi söyledim, karşılığında tek istediğim şey atkıya bir süreliğine sahip olmaktı. Teklifimi istemeyerek de olsa kabul etti, atkıya olan takıntım kadının üzerinde sağlıklı bir izlenim bırakmamı engellemişti. Kadının benim hakkında ne düşündüğü, ne hissettiği ilgimi çekmiyordu. Kadına isterse, benim saklanıyor olduğum karşıdaki binaya gidip, konservelerimden yiyebileceğini söyledim, etrafta kimse yokken işime daha iyi odaklanabilirdim. Eğer biri atkıyı almadıysa bu binanın içinde bir yerlerde olması gerekiyordu hala. Yola bakan odadan aramaya başladım, etraf enkazlarla doluydu her bir taşın altına kadar baktım ama bu evde olmadığı belliydi. Bu yol üstündeki bütün blokları aramayı kafama koymuştum, yıkıntıların arasında bir atkıyı aramak oldukça zor bir işti. Birkaç kez inşaat demirleri ellerimde küçük sıyrıklar oluşturdu, bir ara neredeyse düşüp bileğimi kıracaktım. Şu an aklımda tek bir şey vardı ve bunun için her şeyi göze alabilirdim. Saatlerce aramama rağmen bir sonuç elde edememiştim, arka bloklardaki evlere de bakma kararı aldım. İki katlı küçük bir evin, çökmüş verandasından içeriye girdim. İki kişinin seslerini duyuyordum, içlerinden birisi çocuk sesiydi. Sesler üst kattan geliyordu, evin tahta merdivenleri yarı yıkıktı ama üst kata buradan çıkmak mümkündü. Yukarı kata çıkmaya çalışırken çok fazla ses çıkarttığımı fark ettim, geldiğimi fark etmiş olmalıydılar. Üst katta gördüğüm ilk odaya girdim, odada bir beşik ve küçük tahta bir komidinden başka bir şey yoktu. Bu odadan çıkıp başka bir kapıyı açtım, burası oldukça küçük bir tuvaletti ve yeri kırık ayna parçalarıyla kaplıydı. Burada da kimse yoktu, kattaki son odanın kapısından içeri girdim, gördüğüm ilk şey elinde kalın bir tahta parçasıyla bana bakan, çocuğu arkasına saklamış bir kadın oldu. Kadın bana tehditkar ve şüpheli gözlerle bakıyordu, üzerimde asker üniforması görmemesiyle küçük bir rahatlama yaşadığını hissetmiştim. Kadının arkasında saklanan yedi-sekiz yaşlarında bir erkek çocuğu vardı. Çocuğun boynunda aradığım şeyi, kırmızı atkıyı gördüm.

                Ağzımdan çıkan ilk cümle o atkıyı nereden buldun, onu benim alam gerekiyor oldu. Konuya bodoslama bir şekilde girmiştim çünkü oldukça sabırsız bir şekilde atkıya ulaşmak istiyordum. Cümlelerimi söylerken ileri doğru attığım bir adım sonucu kadın bana uzak durmamı yoksa kötü olacağını söyledi. Sesinden oldukça ciddi olduğunu anlamıştım, arkasında duran çocuğa oldukça değer verdiği belliydi. Önce bir adım geri çekildim sonra kadına tek istediğim şeyin atkı olduğunu, onu alır almaz buradan gideceğimi söyledim. İki elimi de açık bir şekilde onlara doğru gösteriyordum, lisede aldığım bir derste bu hareketin insanlara güven verdiğini öğrenmiştim. Kadın daha az tehditkar bir şekilde atkıya ihtiyaç duyduklarını çünkü çocuğun üşüdüğünü söyledi. Onu birkaç parça molozun arasında bulduğunu bu yüzden şu an onlara ait olduğunu belirtti. Bense ne pahasına olursa olsun atkıyı almayı kafama koymuştum, kadının bana sunacağı hiçbir bahanenin önemi yoktu. Birkaç dakika boyunca kadını atkıyı bana vermesi için ikna etmeye çalıştım. Kadın söylediklerimin hepsini kulak arkası ediyordu ve bana sürekli daha önemli olduğunu düşündüğü bahaneler sunuyordu. Az olan sabrımda tükenmek üzereydi, buradan o atkıyı almadan gitmeyeceğim kesindi. Artık düzgün bir şekilde konuşmayı bırakmıştım ve tehditler savurmaya başlamıştım. Beden dilim de artık masumane değil oldukça saldırgandı. Onları korkutmaya başladığımı seziyordum ama buna rağmen kadın, atkıyı vermemekte ısrarcıydı. Kısa bir sürede daha tehdit savurmanın arkasından kan adeta beynime sıçradı. Kadının üzerinde bir hışımla yürüdüm, elindeki büyük odun parçasını üzerime doğru salladı. Kendimden beklemediğim bir refleksle odun parçasında kaçındım ve kadının üzerinde çullandım. Küçük çocuk korkudan çığlıklar atarak ağlamaya başlamıştı ama ben sağır olmuş bir şekilde bunları duymuyordum, gözlerim kararmıştı ve her şey çok kısa bir süre içinde olup bitmişti. Kadın bilinci kapalı bir şekilde yerde yatıyordu, onu öldürmüş müydüm, bilmiyorum. Çocuk beni görmezden gelerek yerde yatan kadının üstüne kapandı. Bir yandan kadının bilinçsiz bedenine sarılıp güçsüz kollarıyla onu ayağa kaldırmaya çalışıyordu bir yandan da hıçkırarak ağlıyordu. Atkı hala çocuğunun boynundaydı, sert bir şekilde atkıyı çocuğunun boynundan çıkarıp aldım. Sert bir şekilde bunu yapmak istememiştim ama sanki o an bedenimi ben kontrol etmiyordum. Atkıya dokunduğum andan itibaren tüm vücudumu tarif edemediğim bir his kapladı. Bu kadar uzun zaman sonra hissediyordum, koku alıyordum ve renkleri görebiliyordum. Sanki savaşın ortasında ki yıkık bir şehirde değildim, mahrum kaldığım bütün duygular teker teker geri dönüyorlardı. Mutluluk, öfke, üzüntü ve acı hepsini bir anda hissediyordum. Gözlerimden yaşlar akarken gülüyordum ama bir yandan da içim öfkeyle doluydu. Çok geçmeden içimi büyük bir pişmanlık duygusu kapladı, az önce burada yapmış olduğum şey kalbimi sıkıştırıyordu. Bir an önce buradan kaçmak istedim ve kendimi son sürat sokağa attım. Atkıyı yeni doğmuş bir bebek gibi taşıyordum, ellerimin ikisini de atkının üstünden çekmiyordum. Gözyaşlarım atkıyı bir miktar ıslatmıştı, atkıyı boynumdan doladım ve uçlarını ellerimle tutmaya devam ederek sokak boyunca yürümeye başladım. Bir anda hissettiğim bütün duygular beni oldukça yormuştu.

                Aylardır yaşadığım tüm olaylar tekrar gözlerimin önünden geçiyordu. Hissedemediğim her şey geri geliyordu ve duygu krizlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Bir an delirdiğimi düşünmeye başladım ama delirmiş olmaktan korkmadım. Atkıyı asıl sahibine geri götürmeyi kesinlikle düşünmüyordum, nereye gittiğimi düşünmeden rastgele bir şekilde şehrin viran sokaklarında dolaşıyordum. Kaç saat boyunca buna devam ettiğimi bilmiyorum, tekrardan insan olduğumu hissetmek bütün zihnimi uyuşturmuş bir vaziyette. Araba enkazlarıyla dolu bir sokaktan geçiyorum, sokağın sonundan itibaren bir insan kalabalığı başlıyor. Sarhoş olmuş gibiyim, etrafımda olup bitenleri anlamıyorum. İnsan kalabalığı git gide artıyor, hepsi sersefil bir vaziyette. Birkaç metre ileride devasa bir beton duvar görüyorum, duvarın üstünde tellerle kaplanmış. Nedenini bilmeden duvar doğru yürümeye devam ediyorum. Etrafımdaki insanlar beni süzüyorlar, birkaç saniye sonra bir namluyu göğsümde hissediyorum. Bir asker beni durduruyor ve anlamadığım bir dilde bana bağırıyor. Duvarla aramda şu anda 20 metreden daha kısa bir mesafe var ve askerlerden hariç hiçbir şey yok. İnsan kalabalığı arkamda kalmış bir vaziyette. Asker namlunun ucuyla beni sert bir şekilde geriye itiyor ama ben durmak istemiyorum. İçimde anlamsız bir istek var, son sürat duvara koşmak istiyorum. Bu isteği bastırmıyorum ve bütün gücümle askerden kurtulup duvara doğru koşuyorum. Neredeyse varmak üzereyim, birkaç metre daha… Kulak çınlaması ve soğukluk, kalbimden kanlar akıyor. Sıcak ve güzel bir kırmızı. Önce dizlerimin üstüne sonra sırt üstü yere düşüyorum, gözlerim kararmaya başlıyor. Gökyüzünü görüyorum artık gri değil, gri bulutlar mavi bir aralık bırakıyor. Sarı güneş ışıkları gözlerimi alıyor. Kırmızı atkım hala boynumda. Uyumak istiyorum, sonsuza dek uyumak.

TAKINTI

                Burası gri bir dünya, mavinin ve yeşilin olmadığı, her şeyin siyah ve griden ibaret olduğu bir dünya. Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda gördüğüm şey gri, antik Yunancada nasıl mavi diye bir renk yoksa, gökyüzü bakıra çalan bir renkle ifade ediliyorsa işte bu mahalle de aynen öyle. Sanki bir renk hırsızı gelmiş ve bütün renklerle birlikte bütün duyguları da çalıp gitmiş. Geriye öfke, hüzün, korku ve bu duygulara en çok uyan renkler kalmış. Bu denli iç karartıcı bir yerde yaşarken içinde güzel duygular barındırmak, hayal kurmak ve mutlu olmak neredeyse imkansız. Burada insanın umurunda olan tek şey hayatta kalmak ve yaşamak için gerekli rutinleri yerine getirmek.

                Zor, bir çocuğun başının hemen yukarısında kalan çekmeceyi açamaması kadar zor. Hayatını düzgün bir amaç uğruna geçirmediğini bilmek ve sadece hayatta kalmak için yaşamak. Avareliğin esir aldığı bir bedende hapsolmuş, arzularla ve isteklerle dolu zihin. Bu zihne sahip olmanın getirdiği tatlı-acı mutluluk. Hala bir şeyler olduğunu bilmek, güzellikler ve iyiliklerin olduğunu bilmek, cennetin kapılarının bir gün açılabileceğini bilmek ama bunlara doğru yürüyememek zor. Bu zorluğu, düşüncelerin, tıkalı bir damarda akmaya çalışan kana ve damara uyguladığı basınca benzetmek yanlış olmaz. Bir elinle ittiğini bir elinle almaya çalışmak gibi bir duygu, bu mahallede hatta bu şehirde yaşamak.

                Ah hele o bitmek bilmeyen sesler, daha doğrusu ansızın yükselen çığlıklar ve ansızın kulakları çınlatan silah sesleri. Bir arabanın freninin acı çığlığı ve birkaç dakika sonra giderek yaklaşan ambulans sirenleri. Gecenin bir yarısında uykudan uyandıran bütün bu sesler bir işkenceden başka bir şey değil, uykuda bile huzuru bulamamak ve ölümün provasını doğru düzgün yerine getirememek bir insanın en ilkel içgüdülerine saplanan bir bıçaktan ibaret. Kulaklarını ne kadar tıkarsan tıka, başını yastığa ne kadar gömersen göm onlardan kaçamazsın. Seslerden ve onların getirdiği azaptan kurtulamazsın, odanın en uç köşesine çekilip başını dizlerinin arasına sıkıştırsan bile onları hala işitirsin. Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi her akşam ve her sabah yükselen yan komşunun kavga sesleri. Çocukların salya sümük ağlaması ve ayyaş bir kocanın anlamsız böğürtüleri.

                Burada geçirdiğim günlerimin bir an önce bitmesini istiyorum bu yüzden süreci biraz hızlandırmam gerekiyor, buna kadar verdim. Birkaç saat sonra yapay gölün olduğu parkta, söylediklerimi getirecek olan adamla buluşmak için üstümü giyiniyorum. Giydiğim frak İtalyan yapımı, siyah ve sade. Bu zamanlarda frak giymiş insanlara rastlamak pek mümkün değil ama ben bu kıyafetin içinde kendimi hazır hissediyorum. Parktaki işim bittikten sonra, asıl önemli olan buluşmada kendimi yeterli hissetmemi sağlayacak şeylerden bir tanesi. Evden çıkar çıkmaz arabama atlıyorum, çevreyi ve olan bitenleri izlemek gibi bir niyetim yok şu anda. Her şeyin hala aynı olduğunu, kaldırımların kenarına park etmiş araçların arasında yığılmış çöplerin olduğunu, yarım metre kadar yana yatık sokak lambalarının olduğunu ve pencerelerinden etrafı seyretmekte olan insanlar olduğunu görmesem de biliyorum. Buraya alışmak zor ama burayı tanımak zor değil, yaşayanların belli başlı rutinleri var. Tahmin edemeyeceğiniz tek şey çocukların hala kaybolmamış bir istekle sağa sola koşuşturması ya da üzerinize doğru gelen bir futbol topu. Elbette bir müddet sonra onlar da bundan bıkacaklar ve neredeyse tamamı aileleri gibi alışılmış bir beklentisizliğe erişecek. Bunu erişmek olarak tabir ediyorum çünkü burada yaşarken en çok ihtiyaç duyduğunuz şey beklentisiz olmak olacak. Bu yüzden ben hala zorlanıyorum çünkü beklentilerim var, burada yaşamayı, ölene kadar bu sokakta bir yerde oturmayı düşünmüyorum. Bu sadece geçici bir durum benim için.

                Ana caddeye gelene kadar yollarda trafik ışığı yok, kimsenin aldırmadığı birkaç dur işareti ve hız tümseği var sadece. Belki de bu yüzden her hafta trafik kazası gerçekleşiyordur, aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışan sürücüler ve yine aceleyle koşuşturan yayaların birbirleriyle olan kanlı mücadelesi.

TAKINTI

                Onu gördüğüm ilk anı hala dün gibi hatırlıyorum. Bir köşe başında, sokak lambasına sağ omzuyla dayanmış ve gözlerini yola dikmiş bir şekilde duruyordu. Saçları her zamanki gibi temiz ve parlaktı, yüzünün tam olarak görünmesini engellemek için yine buklelerini kullanıyordu. Tamamen rastgele bir şekilde görmüştüm onu, gözlerim etrafta olup bitenleri avare bir şekilde izlerken birden görüş açıma girmişti. Bir müddet duraksamıştım, gözlerim gördüğü şey karşısında tepkisizdi ama içimde volkanlar patlıyor ve Pompei’yi yerle bir ediyordu. Şu an bile anlam veremediğim, ne olduğunu tam olarak adlandıramadığım bir şeyi fark etmiştim, eski zamanlarda insanların anlayamadıkları şeylere büyü demesi gibi işte ben de buna büyü diyorum. Elbette o bir büyü yapmadı, hiç kimse yapmadı, belki de ben kendi kendimi büyüledim. Dipsiz bir boşluktaydım ve ruhum, bedenimin yaşayan bir ölüye dönüşmesini engellemek için tutunacak bir şeyler aradı. Ondan önce de ondan sonra da bu tür geçici dal parçalarına tutundum ama onunki bir dal parçası kadar kırılgan ve güçsüz değildi, haşmetli bir ağacın kalın gövdesi gibiydi. Bunu kimsenin anlamasını beklemiyorum çünkü anlamlandırılması gereken bir şey değil, bu hayatta her şey anlamlı olması gerektiği için olmuyor. İşte bu durumda onlardan biri. Kimileri halimi bilse, düşüncelerimi okuyabilse benim bir deli olduğumu hatta benim kötü ve tehlikeli olduğumu bile düşünebilir. Ama ben ne deliyim ne de kötü, tehlikeli olabilirim ama bu kasten yaptıklarımdan ziyade istemsizce yaptıklarımdan kaynaklanmakta.

                Bugün kapıma polis dayandığında ilk önce paniğe kapıldım. Tutuklanmaktan ve özgürlüğümün elimden alınmasından çok korkuyorum, eğer demir parmaklıklar ardına kapatılırsam onu göremem, onu duyamam. İlk başta kapıyı açmakta tereddüte düştüysem de bunun daha kötü bir sonuca gidebileceğini düşünüp kapıyı istemeye istemeye açtım. Polisler solgun tenim ve heyecandan titreyen ellerim nedeniyle beni bir esrarkeş sanmış olmalılar, bu yüzden benimle saygısızca ve hiddetli bir şekilde konuştular. Oysa ben uyuşturucudan dolayı değil içerinin yeterince ışık almayan yapısı yüzünden solgun görünüyordum. Tabi doğuştan gelen beyaz tenimde bunun cabası. Sakin kalmaya çalışan bir ses tonuyla ‘’kimi aramıştınız?’’ dedim. Bana tanımadığım bir isimden bahsettiler, ismi tanımadığımı, burada öyle birinin yaşamadığını söylediğimdeyse bana inanmadılar. Onları bu konuda suçlayamayacağım. Yaklaşık on dakika boyunca buraya nasıl taşındığımı ve söylediklerimin doğru olduğunu anlatmak için dil döktüm. En son giriş kattaki adama gidip, söylediklerimi ve olanları doğrulattığımda bana inandılar ve yakamı bıraktılar. Olayın ne olduğunu, o ismi ne için aradıklarını sormadım zaten sorsam da söylemeyeceklerinden emindim. Ama sonradan da anlayacağım üzere sordukları kişi benden önceki kiracıydı, anlaşılan adresini uzun bir zamandır değiştirmemişti ve hala burada yaşıyor görünüyordu.

                Küçük çaplı bir heyecan ve korku yaşasam da olayın kısa sürede hallolması ile rahatlamıştım. Bir an onsuzluk ve hapis gibi düşünceler zihnimi ele geçirmişti, bunun benim için ne denli büyük bir felaket olacağını bir kez daha hissettim. Büyük ihtimalle, hapse girersem kendimi bir şekilde öldürürüm. Buna uçurumun kenarında olmasam da cesaret edebilirim diye düşünüyorum. Şakağıma bir silah dayayıp tetiği çekmek, kendimi bir ipe asmaktan ya da bileklerimi kesmekten çok daha kolay olacaktır ama yine de bunları da yaparım. Başkaları tarafından yargılanmaktansa ve bulunmayı istemediğim bir yerde zorla alıkoyulmaktansa ölmek çok daha özgür ve şahsi bir seçim değil midir? Kendi cezanı kendin kesmek, aptal bir arabanın, yoldan karşıya geçerken seni öldürmesinden veya yine anlamsız bir şekilde hayatını kaybetmekten çok daha iyi bir son olmaz mı? Eğer bir gün bana nasıl ölmek istediğimi soracak olurlarsa, kendi ellerimden ölmek istediğimi söyleyeceğim. Hiçbir şeye ve hiçbir işe karışmadığım bu hayatta karar vermek istediğim tek konu kendi yaşamımın nasıl sonlanacağı olacaktır. Ölümü düşleyen, ölüme övgüler yağdıran sürrealist insanlardan değilim ama onu göremeden yaşayacak olmayı hayal bile edemiyorum. Bazı geceler kabuslarımda bu durum vuku buluyor ve kan ter içinde uyanıyorum. Kalbim sıkışıyor ve nefesim kesiliyor, onsuzluk düşüncesi bile bir zehir gibi kanımı kirletiyor.

                Bu aşk değil, sevgi değil, şehvet değil. Bu körü körüne inanılan, anlamsızca tapılan bağnazlıktan başka bir şey değil. Ona karşı hissettiklerim, düşüncelerim ve hayallerim bir zırvalıktan ibaret. Bunu biliyorum, ne kendimi kandırmaya çalışıyorum ne de bir başkasını. Bunları bilmemse hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmeyecekte. Bilmek ve farkında olmak anlamsız, etkisiz ve yetersiz şeyler benim için. Ben ona mecburum, onun varlığına, onun bende uyandırdığı hislere muhtacım. Onsuz ben, yapraksız bir ağaca ve terk edilmiş bir şehre benzerim. Evet biliyorum onsuzluk gerçek anlamda beni öldürmez ama elimde kalan şeye de yaşamak denilemez. Böyle bir yaşantının, sıradanlığın ve banalliğin içine düşmek ne denli büyük bir felaket bunu çok iyi biliyorum çünkü yıllarca farkında olmadan bu felaketin içinde yaşadım. Onu bulduktan sonra, onsuzken ki halimin ne denli acınası ve sefil olduğunu anladım. Yalnızlığımı ve kimsesizliğimi çok daha iyi duyumsadım ve şimdi bir kez daha eski halime dönemem. İşte bundan bahsediyorum, o hale dönmektense ölmeyi yeğlerim. Hatta ve hatta bedenime yapılacak bin bir türlü işkenceyi, göğsüme saplanacak bıçakları, derimi yüzecek cellatları ve gözlerime mil çekecek işkencecileri yeğlerim onsuzluğa. Onursuzluğu, dışlanmayı ve alçaklığı ve hatta kötülüğü yeğlerim onsuzluğa. Bu denli deli düşünceler içerisindeyim ama umurumda değil hem de hiç değil. Kendi hakkımda düşündüklerim, kendime yönelttiğim eleştirilerim ve özgüvenimin aşağılanışı bile umurumda değil.

                İşte ben bu aciz durumdan sıyrılmak ve seni daha fazla duyumsamak için önüme ne tür engel çıkarsa çıksın aşacağım ve bu yol beni ölüme dahi götürse durmayacağım. Kendime yemin ediyorum, ruhumun her bir zerresi boşlukta sonsuza dek kaybolacak dahi olsa seni iliklerime kadar duyumsamadan vazgeçmeyeceğim. Yapacaklarım aşağılıkça ve aymazca dahi olsa bunlar beni caydırmayacak, büyük lokma yemektense büyük söz söylemeyi tercih ediyorum.

                İşte geliyorsun, adımlarını gözlerimi ayıramadığım bir film gibi seyrediyorum. Kokunu bir av tazısı gibi içime çekmeye çalışıyorum, metrelerce öteden de olsa sıcaklığını hissetmeye çalışıyorum. Dur bir dakika, yine kendimi kaptırdım senli benli olduk. Daha sakin ve daha temkinli olmalıyım. Acele etmenin hiçbir şeye faydası yok, gerekirse yıllarca sabrederim ama birkaç gün kazanacağım diye bir çuval unu suya atamam. Bir süre daha ‘’o’’ olmalısın benim için. Kanım kaynasa da bekleyeceğim.

TAKINTI

                Her sabah ve her gece yürüdüğün yolları, ezberledim attığın her adımı, duraksadığın her anı ve yaptığın her hareketi biliyorum artık. Gözünün sol yanına düşen bir bukle saçını, ince ve uzun parmaklarınla nasıl geriye attığını, bunu yaparken yan gözle arkana baktığını biliyorum. Sandığımdan çok daha temkinli ve çok daha cesurmuşsun bunu da öğrendim. Bu yüzden artık seni sokaklarda takip etmenin bir manası yok, eğer işine gitmediğin bir an olursa o zaman bunu tekrar düşünebilirim.

                Giriş katta oturan ellili yaşlarındaki, ince dudaklı, huysuz adam sana büyük bir kin besliyor. Daha sormama bile gerek kalmadan senin hakkında bildiği her şeyi büyük bir nefretle bana anlattı. Senin ne denli ahlaksız, kirli ve iğrenç bir insan olduğundan bahsetti. Elbette ben öyle düşünmüyorum, bu ahlak bekçisinin bildiği tek şey kendi doğruları, kalan her şey yanlış onun için. En çok da senin sigara içmenden nefret ediyor, o gün yarı sönmüş izmariti apartmanın içine sokman adamın tepesini attırmış. Sigaraya karşı derin bir düşmanlığı var, elbette sigarayı övecek değilim ama neden bu denli büyük bir nefret besliyor merak etmeden geçemiyorum. O izmaritin bile kokusunu alması beni bir hayli şaşırttı, o adama dikkat etmem gerek, burnu bir köpek kadar keskin olmalı. Kulakları bir ceylan gibi ve daha saymayacağım birçok hayvan özelliğine sahip. Her ne kadar şu an onunla dostane ilişkiler kuruyor olsam da beni de bir gözüyle izleyeceğinden hiç şüphem yok. Başkalarının hayatlarına burnunu sokmayı adeta bir vazife edinmiş.

                İşte, yine geliyorsun, sokağın başındaki sokak lambasının altındasın. Son bir haftadır sigaranı orada içiyorsun, artık apartmana yakın bile olmamaya dikkat ediyorsun, biliyorum. Sokak lambasının sarı ışığı altında biraz solgun görünüyorsun, yoksa hasta mısın? Birkaç dakika sonra, sigaran bitince izmariti yere atıp yürümeye başlıyorsun. Artık, çevre eskisi kadar umurunda değil ha. Bu konuda seni yargılamıyorum, zaten hiçbir konuda seni yargılamam bundan şüphen olmasın. Şimdi yüzünü, ayın beyaz ışığı altında daha canlı görebiliyorum, demek ki solgun değilmişsin, buna sevindim. Pencerenin önünde perdelerin arkasına saklanmış bir şekilde seni izliyorum, bu yaptığımı bilsen benim hakkımda ne düşünürdün bilmiyorum. Belki bundan rahatsız olurdun belki de umursamayıp, hiç fark etmemiş gibi davranırdın. İkinci seçeneğe daha çok şans veriyorum çünkü senin hayatta olan zorluklara, tuhaflıklara ve sorunlara umursamaz bir tavırla yaklaşabildiğini gördüm. Gerekmedikçe bir kavgaya dahil olmuyorsun, gerekmedikçe bağırıp çağırmıyorsun ama zamanı geldiğinde de hakkını çekinmeden, korkusuzca ve öfkeyle aramaktan geri kalmıyorsun. O gün dişi bir aslan gibi bağırışını ve adamın yüzüne öfkeyle bakan gözlerini unutmuyorum, bu yönünü tanımam iyi oldu. O gün ne denli hınçla ve kuvvetle kendini savunduysan da bugün yeni bir tatsızlık çıkmasın diye tedbirli davranıyorsun, bunu son derece akıllıca bulduğumu itiraf etmeliyim.

                Apartmanın giriş kapısını açtığını ta buradan duyabiliyorum, kapı o denli ağır ve eski ki açılırken doğum yapan bir balina gibi inliyor. Sonra adımlarının sesi kulağıma ilişiyor, her basamakta zemine çarpan tok ayakkabı sesleri duvarlardan yankılanıp kapımın önüne kadar geliyor. Harekete geçsem iyi olacak, eğer şimdi harekete geçmezsem seni kapının önünde yakalayamayacağım. Kapımın önünde bekliyorum, ayakkabılarım ayağımda, bir gözüm kapı deliğinde. Ayak seslerini dinliyorum, ikinci kata çıkmaya başladın, git gide yaklaşıyorsun. Anahtarı cebime atıp evden çıkıyorum, şimdi ikimizde aynı izbe apartmanın koridorundayız. Apartman boşluğundan bakıyorum, seni göremiyorum, açı çok dar ama koridorun yanan ışığından nerede olduğunu anlıyorum. Merdivenleri inmem gerek yoksa kapıdan içeri gireceksin ve seninle yüz yüze tanışma fırsatını kaçıracağım. İnmem gerek ama ayaklarım zincirle bağlanmış gibi hareketsiz, buz kesmiş gibiyim kolumu bile kıpırdatamıyorum. Bilinmez bir güç tarafından engelleniyorum adeta, cesaretim yetersiz ya da özgüvenim mi eksik bilmiyorum. Belki de işlerin istediğim gibi gitmemesinden korkuyorum çünkü seninle tanışmam bir felakete dönüşürse ne denli büyük bir çöküşe gireceğimi içten içe biliyorum. Bir yanım seninle tanışmak için sabırsızlanıyor, heyecanlı ve cesur. Diğer tarafımsa daha temkinli, daha soğuk ve daha çekimser. Aslında o gün kısa bir karşılaşmamız olmuştu, yüz yüze bakışmıştık ama hem çok kısa bir süre zarfında gerçekleşmişti hem de birbirimizle bir tek kelime etmemiştik. İçeri girmemle birlikte adam evine geri döndü sen de hızlı adımlarla merdivenlerden çıktın. Tabi sonrasında adamla küçük bir konuşma yaşadık ama sen bu arada çoktan içeri girmiştin.

                Zaman geçmeye devam ederken akan her saniye lehime yazılıyordu, ben kaskatı kesilmiş bacaklarımı hareket ettirmeye çalışırken, sen evinin kapısına varmıştın bile. Seslerden anladığım kadarıyla ceplerini karıştırıyordun, anahtarlarını bulman an meselesiydi. Ne kadar çabaladıysam da bedenime söz geçiremedim, sanki bedenim neyin doğru olduğunu ruhumdan daha iyi biliyordu ve beni büyük bir hatadan döndürmek için çabalıyordu. Evinin kapısını açıp içeri girmenle birlikte ayaklarımın ve kollarımın gizli bağı çözüldü. Bu yaşadığım şey karşısında şaşırmıştım, ama bir yandan da rahatlamıştım. Bunu bir işaret olarak kabul edip seninle tanışma mevzuunu sonraya bırakmaya karar verdim. Böylesinin daha iyi olacağını şimdiden hissediyordum. Belki de çok çabuk ‘’sen’’ demeye başladım, ‘’o’’ olmaya devam etmelisin belki de. ‘’Sen’’ olmak bu kadar hızlı erişilebilecek bir mevkii olmamalı, bedenimin bunu düşündüğünü biliyorum. O yüzden bir süre daha ‘’o’’ olmalısın.

                O içeri girdikten artık koridorda durmanın bir anlamı yoktu, içeriye girmeye hazırlanırken apartmanın içinde yankılanan çığlıklarla irkildim. Bu öfke dolu ama bir yandan da acıyla haykıran çığlıklar hemen yan komşumdan geliyordu. Çığlıkların ardından kırılan bir bardak ya da tabak sesi, sonra bir tane daha. Ardından küçük bir çocuğun çaresizlik dolu ağlayışları. Sonra bir adamın kükrercesine yükselen sesi ve tam anlayamadığım küfürler. Bütün bu bağırışlar, çığlıklar, kırılan tabakların sesleri ve ağlayışlar bana kendi çocukluğumu anımsattı. İçimde uzak bir odanın en uzak köşesine çekilip, gözlerimi kapatma isteği doğurdu. Bütün bu sesler artık beni korkutmuyor ama her bir ailenin seviyesizce şiddetli kavgasını duyduğumda derinlerimde, iyileşmeyen bir kabuk oluşturmuş yaraların tekrar sızladığını hissediyorum. Onlara hem acıyorum hem sinirleniyorum. Buna rağmen bir şey yapmayacağım, ne kapılarını çalıp bu işe dahil olacağım ne de polisi arayacağım. İkisi de beni bu işe dahil eder ve ben hiçbir şeye ne dahil olmak ne de karışmak istemiyorum.

                Kapımı kapatıp kilitleri sonuna kadar kilitliyorum. Komşuma en zıt konumda olan yer mutfağım, mutfağa geçip yere oturuyorum. Sesler hala duyulabiliyor ama artık daha az, yerde hemen sağ yanımda ölü bir hamam böceği yatıyor. Onun yanı başına uzanıyorum, belki ben de ertesi sabah bir hamam böceği olarak uyanma şansına erişirim.

TAKINTI

Aptal yalanım açığa çıkmasın diye bu pasaklı daireyi tutmak zorunda kalışımın 3. günü. Evin her yeri sorunlu, bir yeri tamir ettirdikten sonra bir başka yerden sorunlar patlak vermeye başlıyor. Önce su boruları sızdırmaya başladı, şimdide kalorifer peteklerinden pas ve çamur dolu bir su akıyor. Ampullerin yarısı çalışmıyordu, zeminde ise birçok çatlak ve delik var. Bütün bu sorunları çözmesi için tuttuğum insanlarla dolup taşıyor ev, bir tesisatçı giderken diğeri geliyor. Bu nedenle huzurlu bir şekilde evin içinde durmam mümkün değil. Bu bahaneden esinle evi terk ediyorum, kapıyı açık bırakıp gidiyorum. Çalınmasından ya da kaybolmasından korktuğum hiçbir eşyam yok, zaten benim için bir öneme sahip olan bütün eşyalarım asıl evimde durmaya devam edecek.

Mezarını ziyarete gitmeliyim, bunu yapmayı içten içe istemiyorum ama yapmak zorundayım. Eğer şimdi bu ziyareti gerçekleştirmezsem, hatamı affettirmek için küçük bir çaba dahi olsa göstermezsem sonrasında çok daha büyük bir vicdan azabı çekeceğimi biliyorum. Henüz üstünden çok bir zaman geçmedi, hala sık bir şekilde ziyaretçileri geliyor olabilir ama bu riski göze alacağım. Hem benim kim olduğumu bilen kimse çıkmayacaktır, bu yüzden bir sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Mahalledeki küçük ve bakımsız bir çiçekçiden bir buket kasımpatı aldım, bu çiçekler bir ölüye verilen rüşvetten başka bir şey değil. Ömürleri her çiçek gibi kısa olacak biliyorum ama karakterine en uygun olduğunu düşündüğüm çiçek kasımpatı oldu. Zaten artık ona alınan hiçbir şeyin önemi yok, ölüler ne çiçek koklayabilir ne de gelen hediyelerle mutlu olabilir. Bu sadece vicdan rahatlatmak için yapılan basit bir davranış, kimileri içinse genlerine kazınmış bir alışkanlık. Elimdeki çiçekleri taze toprağın üstüne bıraktığımda, diğer çiçeklerin yanı başına koyduğumda hiçbir şey hissetmeyecek ama ben hatamı telafi etmeye çalışmış olmanın getirdiği vicdan rahatlatıcı hissi elde edeceğim. Bunu sadece ben hissetmiyorum ama belki de sadece ben düşünüyorum. İnsanlar bu tür şeyleri düşünmekten kaçınırlar çünkü yaptıklarının ne tür bir ikiyüzlülük olduğunu görmek elde ettikleri vicdan rahatlamasını azaltır hatta o insan yeterince onurluysa yok eder. Ama ben ne o kadar onurluyum ne de kendime yalan söyleyecek kadar ikiyüzlüyüm. Ben neyi neden yaptığımı biliyorum, sonuçlarına katlanmasını da biliyorum. Bu çiçekleri bıraktıktan sonra belki eskisi kadar kötü hissetmeyeceğim ama bir parçamın ben ölene kadar vicdan azabı duyacağından eminim. Bu parçamı en derinlere iteceğimi ve onu elimden geldiğince susturmaya çalışacağımı hatta onu o kadar dışlayacağım ki onun bir süre boyunca unutulacağımı biliyorum ama işte o hep orada kalacak. Ben onu unuttuğumu zannetsem de o bir gün çıkacak ve diyecek ki sen bu hatayı yaptın, bundan sen sorumlusun. Belki ölüm döşeğinde gelecek bu yargılama belki sevdiğim birini kaybettiğimde ya da hiç beklemediğim bir gecede başımı yastığa koyduğumda.

Bütün bu düşüncelere dalmış giderken mezarlığı birkaç sokak geçtiğimi fark etmemişim. Arabayı bulunduğum yerde bir yol kenarına park edip, fazladan gittiğim sokakları yürüyerek geri dönmeyi tercih ettim. Mezarlığın etrafındaki yollar, yol kenarına park edilmiş araçlarla dolu. Mezarlığın kendisi ise duvarlarının üstünden gökyüzüne doğru yükselen, genellikle selvi ağaçları başta olmak üzere, çeşit çeşit ağaçlarla önümde duruyor. Bunun ne kadar ironik bir görüntü olduğunu şimdi fark ediyorum. Bütün mahallede en canlılıkla dolu olan yer bir mezarlık, binlerce bitki çeşidi, yüzlerce ağaç ve ölüleri ziyarete gelen onlarca insanla en çok canlılığın olduğu yer bir mezarlık bu mahallede. Bütün bu canlılar bir ölü gibi sessiz, ağaçlar dilsiz ve asla konuşmuyor, insanlar ise bir matem içinde. Gözlerinden birkaç damla yaş sessizce süzülüyor bazılarının, bazılarınınsa yüzü bir duvar gibi sert, bir nemrut gibi. Burada yüzü gülen tek kişi mezarlığın girişindeki çingene olsa gerek, sattığı çiçeklerden elde ettiği kar yüzünde gizlemeye çalıştığı bir gülümseme oluşturuyor, bunu fark ettim.

Peki ya ben, üzgün müyüm? Bir matem içinde miyim? Sessizliğe bürünmüş bir şekilde yürümekten ve çevremde olan biteni incelemekten başka bir şey yapıyor muyum? Bunlar cevaplamaktan kaçındığım sorulardan birkaçı. Şimdi mezarının önündeyim, mermeri yok, toprak daha taze ve canlı bir kahverengi tonunda, bir miktar suyla ıslatılmış. Toprağın üstüne dikilmiş bir dal gülden başka çiçek yok, daha fazla çiçek olmasını bekliyordum. Elimdeki kasımpatıları toprağın üstüne bırakıyorum, sonra gözlerimi mezar taşında yazılı olanlara bakmaktan alıkoyamıyorum. Yirmi dokuz yaşındaymış, ölmek için genç bir yaş. Ölmek için uygun yaş var mıdır bilmiyorum ama yirmi dokuz zihnime kazınıyor, nedense bu sayı içimi acıtıyor. Otuz olsa belki bu kadar içim acımayacaktı ama yirmili yaşlarda ölmek kaybolan ve yitip giden hayalleri bana anımsatıyor.

Bir süredir mezarına bakıyorum, tam olarak kaç dakikadır gözlerimi alamadığımı bilmiyorum. Yaşanan her şeyi tekrar ve tekrar aklımdan geçiriyorum, daha farklı olabilir miydi? Böyle olmak zorunda mıydı? Ben farklı bir insan olsaydım, belki daha normal, belki daha iyilik dolu, belki de daha güçlü.

Daha fazla dayanamayacağım, kendimi gitgide daha kötü hissediyorum, her insanın yaptığı gibi ben de bu histen kurtulmak için kaçacağım. Mezarın sessiz canlılığına ve toprağın soğuk kucağına emanet olduğunu bilerek burayı terk edeceğim. Belki bir gün geri gelirim ve bir demet daha çiçek getiririm ama bir süre buraya gelmeyeceğim. Eğilip toprağına sol elimi basıyorum, beni affet, bağışla beni, beni tanımıyordun belki ama artık biliyorsun, eğer biliyorsan içimi de görüyorsun. Affet beni, keşke engelleyebilseydim.

TAKINTI

Burası küçük bir şehir, küçük bir mahalle, her şeyden önemlisi çocuklarımızı hala önemsediğimiz bir mahalle. Dışarıdan bakıldığında öyle görünmüyor olabilir ama bu binada oturan insanlar ahlak ve edep değerlerine hala sahip olan insanlar. Bazı çürük yumurtalar var, bunlar olmaya da devam edecek ama ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

                Bir an hiç susmayacağını düşündüğüm bu ellili yaşlarındaki ahlak bekçisi sonunda cümlesini bitirmişti, neredeyse yarım saattir aynı anlamlara gelen şeyleri tekrar ediyordu. Onun yüzüne bakıp elimden gelen en içten şekilde gülümsemiştim ve dediklerine sonuna kadar katıldığımı belirtmiştim. Oysa söylediği hiçbir şey umurumda değildi. Bu adamın sahip olduğu değerler, düşünceler ve beklentiler zerre beni alakadar etmiyordu. Elbette asıl düşüncelerimi ona söyleyemezdim, onunla aynı fikirdeymiş gibi görünmeliydim. Bu yüzden inandırıcılığımı arttırmak için uydurma örneklerle sahte düşüncelerimi pekiştirdim. ‘’Çok haklısınız, benim aradığım her şey burada mevcut. Düzgün bir aile kurmak istiyorum, aynı kardeşlerim gibi. Bir kardeşim ahlaksızlık yolunu seçti, onu saymıyorum. Zaten ailecek onunla pek görüşmeyiz. Babam bir müddet onu doğru yola sokmak için uğraştıktan sonra onun yola gelmeyeceğini anladı ve hepimizin küçük kardeşimizle olan bağını kesti.’’

                Adam konuşmalarımdan destek alarak, ince dudaklarının çirkinleştirdiği ağzını tekrar açtı. Keşke konuşmayı uzatmasaydım. Bu tipler böyledir, kendi düşünceleriyle aynı düşüncelere sahip insanlarla karşılaştıkları zaman, birbirlerinden destek alıp uzun süren konuşmalara girerler. Çocukları ya da çevrelerinden biri tarafından yadırganıyorlarsa eğer iş daha da kötü bir hal alır. Bir sonraki sefer onlarla nasıl daha destekli ve cesur bir şekilde tartışacaklarını hayal ederek konuşmayı uzattıkça uzatırlar. Bu halleri işsizlikten, boş vakitlerinin genelde bol olmasından ve çene çalmaktan hoşlanan bir yapıya sahip olmalarından da kaynaklanabilir. Ama işte şu anda karşımda duran ve susmak bilmeyen adam en beterlerinden biriydi, bıraksam saatlerce konuşacaktı. İşe gitmem gerektiğini ve başka yapılacak çok şeyin olduğunu söyleyerek kaçar adımlarla uzaklaştım. Yeni kiraladığım daire en üst kattaydı, çatı katıydı. Köşe bucak pek bakmadan kira sözleşmesini imzalamıştım, zaten burada uzun süre kalmayı düşünmüyordum. Bir an önce yeni dairemi görmek ve kafamdakilere uygun bir hale sokmak istiyordum. Dar merdivenlerden, seri adımlarla en üst kata çıktım. Ev sahibinin verdiği anahtarı cebimden çıkardım ve kilide yerleştirdim. Bir tur sağ tarafa anahtarı döndürdükten sonra kapıyı ittim ama açılmadı. Kapı bayağı bir eski olmalıydı ve dili uzun süredir yağlanmamış olsa gerekti. Anahtarı sağa doğru çevirmek için daha büyük bir kuvvet uygulayınca bir tur daha döndüğünü fark ettim. Sonra bir omuz darbesiyle kapıyı zorlamam gerekti.

                Apartmanın duvarları hem inceydi hem de herhangi bir ses yalıtımı yoktu, bunu yan komşunun karısının cırtlak sesinden anlamıştım. Çocuklarını sofraya oturtmak için bir akbaba gibi bağırıyordu. Bu durum benim işime gelirdi, onu daha iyi duyabilirdim. Gerekli teçhizatı yerleştirene kadar eski apartmanın doğal özelliklerinden faydalanacaktım. İçerisi berbat bir haldeydi, benden önceki kiracı her kimse eğer, koridorun ortasına bir sıçmadığı kalmıştı. Naylon poşetler her odanın yerlerini kaplıyor, sararmış yataklardan idrar kokusu yükseliyordu. Duvarlar anlamsız kelimelerle karalanmış, avizelerin çoğu yerinden sökülmüştü. Buranın adam akıllı bir yer haline gelmesi için bir miktar parayı gözden çıkarmam gerekecekti. Temizliği halletmesi için birkaç kadını ayarladıktan sonra anahtarı kapının üstünde bırakıp dışarı çıktım. Yeni habitatımı iyi tanımalı, bölgenin avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendirmeliydim.

                Yollar ıslaktı, çukurlar su ile dolmuştu ve arabaların tepesinde küçük su damlaları oturmaktaydı. Etraf sessizdi, sanki uzun zamandır bu sokağa bu sessizlik hakimdi ve bu sokaktaki bütün insanlar o sessizliği bozacak şeyi bekliyordu. Sokaktan geçen insanların yüzünde o tedirgin bekleyişi görebiliyordum, ne olacağını bilmiyorlardı ama bir şey olacağını hissediyorlardı. Bu sokakta herhangi bir bakkal ya da market yoktu, hatta bir tek dükkan bile yoktu. Üç ya da dört katlı apartmanlar ve bu apartmanların içinde yaşayan insanlar buradaki tek canlılıktı. Ne bir ağaç ne de bir sokak hayvanı görmek mümkündü. Bu denli sessiz ve kuytu bir sokak daha önce gördüm mü, hatırlamıyorum.

                Sokağın başından yükselen topuklu ayakkabı sesleriyle dikkatimi oraya yönlendiriyorum. Bu gelen o mu? Henüz gelmemesi lazımdı, bu saatte eve gelmezdi genelde. Arabaların arasından geçerek kaldırıma çıkıyor ve artık daha iyi görebiliyorum. Ama bu o değil bu bir başkası, şaşırtıcı derecede ona çok benziyor, onu tanımasam ikiz kardeşi olduğuna yemin edebilirim. Ama yürüyüşündeki adımlar, bakışlarındaki duygular ve ellerini hareket ettirişi farklı. Hem de tamamen farklı, onun attığı sağlam ve korkusuz adımlara, sert bakışlara ve kararlı duruşa hiç benzemiyor. Bunda tamamen bir ürkeklik ve korku söz konusu, tedirginliğini metrelerce öteden hissedebiliyorum. Havanın soğukluğuna eşlik eder bir hali var.

                Dikkatimi çekmediğini söyleyemeyeceğim, o olmasa da bu farklı havası biraz daha açığa çıkması gereken, keşfetmem gereken şeyler olduğunu söylüyor. Bir süre takip etmek ve incelemek için zamanım var, neden olmasın.

TAKINTI

Üstünde kırmızı bir ruj lekesi olan sigara izmariti, yerde, dün geceki yağmurdan kalan su birikintileriyle dolu asfaltın üstünde. Topuklu ayakkabının boş sokakları çınlatan sesi, birkaç metre ileride bir mahalle bakkalının önünde. Şimdi duraksadı, saat sabahın körü, uzaktaki işine gitmek için evden erken ayrılan birkaç memurdan başka kimse yok. Şimdi onlarda yok, etraf tamamen sakin. Birkaç dakika sonra, topuklu ayakkabı sesleri tekrardan dört katlı apartmanların balkonlarından yankılanıp kulağıma gelmeye devam ediyor.

Şimdi onu görebiliyorum, kahverengi parkasına sıkıca sarılmış, bir elinde içinde sigara olduğunu anlayabildiğim yarı saydam bakkal poşeti. Diğer eli parkasına alacaklı gibi yapışmış, soğuk esen rüzgara direnmeye çalışıyor. Üşüdüğü belli, altında kısa bir etek, bacaklarında ince bir çorap. Sol tarafı kaçmış bu mesafeden bile belli oluyor. Beyaz teni yarı karanlık sokakta metrelerce mesafeden bile görünüyor ya da ben görebiliyorum. Ne hızlı ne de yavaş adımlarla yürümeye devam ediyor, kaldırımdan inip yolda. Kaldırım daha kuytu bir yerden gidiyor diye belki de ama bilmiyor aslında, her yer kuytu bir köşe bu sabahın köründe. Eski bir belediye otobüsü son sürat yanından geçip gidiyor, su birikintisinden sıçrattığı su eteğinin kenarlarına kadar ıslatıyor. Geç kalmış bir refleksle kendini park halinde duran arabalardan tarafa atıyor ama nafile. Elinden gelen tek şey küfürler savurmak ve eteğinin kenarını yalandan silmek.

Adımları hızlandı, aradaki mesafenin açılmaması için ben de hızlanıyorum. Anladığım kadarıyla bir an önce eve varmak istiyor, gece her zamankinden biraz daha zor geçmiş olsa gerek. Üstüne bir de soğuk ve dikkatsiz otobüs şöförü eklenince takati iyice kalmamış, biliyorum. Sağ taraftaki sokağa sapıyor, sokağın adı çiçek sokak. Bir önceki sokaklardan farksız, dört katlı eski apartmanlar ve yolun sağına soluna özensizce park etmiş eski model arabalar. Yol çukurlarla dolu, sanki bir ordu buradan geçmiş ve tank paletleri asfaltı paramparça etmiş.

Tek bir sefer bile dönüp arkasına bakmadı, bakması gerektiğini bilmiyor mu yoksa bakmak mı istemiyor bilmiyorum. Belki de onu bekleyen gerçeklerle yüzleşmek, umursamazca yoluna devam etmekten çok daha zor geliyor. Bunu düşünmemin üstünden daha bir dakika geçmiyor ki yan gözle arkasına baktığını görüyorum, yüzünün sol yarısını dalgalı saçlarının izin verdiği kadarıyla görebilme fırsatını yakalıyorum. O beni gördü mü bilmiyorum ama görse de zaten aldırış etmeyecektir. Aramızda bir selvi ağacından daha uzun bir mesafe var. Yoldan geçen sıradan bir yabancı olduğumu düşünecektir. Gerçekte kim olduğumu ya da ne istediğimi bilemeyecek, onu aslında ne kadar iyi tanıdığımı tahmin bile edemeyecektir.

Üç katlı, kırmızı boyası yer yer kavlamış ve rengi de iyice solmuş bir apartmanın önünde durdu. Elindeki poşeti açtı ve paketten bir sigara çıkartıp yaktı. Apartmanın içinde sigara içmediği bariz ama belki de soğuk hava da içilen sigaranın, ciğerleri yakan farklı bir zevki olduğunu düşünüyordur. Onu, henüz bundan emin olabilecek kadar tanımıyorum ama tanıyacağım. Sigarasını peş peşe çekilen derin nefeslerle kısa sürede bitiriyor, izmaritini yere atıp ezmek yerine elinde taşımaya devam ediyor. Apartmanın menteşeleri paslanmış demir kapısını iki eliyle, zorlanarak açıyor ve içeri girmesiyle birlikte artık onu göremiyorum. Tek görebildiğim apartman koridorunun sarı ışığı. Aradan birkaç saniye geçmiyor ki apartmanın içinden yükselen öfkeli bir adamın sesi kulaklarıma kadar geliyor. Daha iyi duyabilmek için apartmanın önüne yürüyorum. Adamın sesi artık çok daha hiddetli ve tehlikeli geliyor. Ne olup bittiğini anlayamıyorum, koridorda yankılanan sesler çok bulanık. İçeri girmem lazım, merakımı başla türlü gideremem ama girersem yüzümü görecek ve artık bu yüzü hatırlayacak. İçeri girdikten sonra bir bahanem olması gerek, bir yalan tasarlamam lazım. Onun ince ama öfkeli sesini duymamla birlikte düşüncelerimden uyanıyorum ve apartmana doğru hızlı adımlarla harekete geçiyorum.

NEFES

NEFESŞehrin sokakları arasında pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi dolanıyordu. Etraf oldukça karışıktı ve daha önce hiç gelmediği bu mahalleyi zerre tanımıyordu. Güneş batalı birkaç saat olmuştu ve yolunu bulmak çok daha zor bir hale gelmişti. Sokaktaki insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı, yol sormak için durdurmaya çalıştığı hiç kimse dönüp bakmadı bile. Birkaç metre ötede küçük bir büfe vardı, oraya gidip adres sorabileceğini düşündü. Büfenin tabelası, cılız sokak ışıklarının arasında güneş gibi parlıyordu. Sokakta birçok lamba olmasına rağmen etraf yeterince aydınlık değildi. Saniye başı yoldan geçen arabaların farları sokağın karanlığını bölüyordu. Büfenin önüne geldiğinde, içerdeki adamın yerine sığmakta zorlanan iri yarı bir adam olduğunu gördü. İri adam kendisine seslenilene kadar gözünü küçük televizyonundan ayırmamıştı. Televizyondan gördüğü kadarıyla o akşam iki büyük takımın futbol karşılaşması oynanıyordu.

Adam kendisine ne istediğini öğrenmeyi bekler bakışlarla bakıyordu, o sırada televizyondaki maça gözü takılmıştı. Kendisine bakıldığını hissedince doğruca konuya girdi. Bir kağıtta yazılı adresi göstererek buraya nasıl gidebileceğini sordu. Büfedeki adam böyle bir sebeple rahatsız edildiği için sinirlenmiş gibi gözüküyordu, kendisine sürekli adres soran insanlardan bıkmış olsa gerekti. Adamın baştan savma ve hızlı bir şekilde kurduğu tariften çok bir şey anlayamadı, anlayabildiği birkaç kelimeden bir ipucu çıkarmaya çalıştı. Tarifi anlamadığını belli etmeden teşekkür etti ve büfenin önünden uzaklaştı. Hala açık olan dükkanları aramaktaydı gözleri, adresi tekrar sorabileceği birilerini bulmak istiyordu. Kapalı bir mekana girip biraz ısınmak da hiç fena olmazdı üstelik. Güneşin batmasıyla birlikte hava aniden soğumuştu, üstündeki eski ceket onu ısıtmaya yetmiyordu. Eline biraz para geçince kendisine alacağı yeni bir ceketin hayalini kurarak köşe başındaki bir kafeye doğru yürümeye başladı. Dışardan bir kafe gibi görünen yer içeri girince bir barı daha çok andırıyordu. Loş ışıkların altındaki büyük masalarda insanlar içkilerini içmeye başlamışlardı bile. Rahatsız edici bir müzik etrafta bir curcuna yaratıyordu, kasanın arkasında oturmakta olan gözlüklü kadına yaklaşıp yüksek bir sesle, kağıtta yazan yere nasıl gidebileceğini sordu. Kadın bir makasla düzgün bir biçimde kesilmiş kağıdı eline alıp birkaç saniye duraksadı. Okuduğu adresi hatırlamaya çalışıyor gibi bir görüntüsü vardı, hiçbir şey söylemeden oturduğu yerden kalktı ve bir kapıdan içeri girip gözden kayboldu. Kadının bir şey söylemeden gitmesiyle ne yapacağını bilemedi, fazla bir seçeneği yoktu etrafında içki içip yemeklerini yiyerek eğlenen insanları seyretti. Alışık olmadığı bir ortamdı ve her şey ona bir farklı geliyordu. Kahkahalarla gülen kadınlar, şık giyimli gençler ve ıssız takılan adamlar seyretmesi oldukça keyifli şeylerdi. İnsanları uzaktan sessiz bir şekilde seyretmeyi seviyordu. Bu farklı hobisi kasiyer kadının geri dönmesiyle son buldu. Kadın yüksek sesle, kulağına doğru eğilerek ayrıntılı bir adres tarifi yaptı. Saatlerdir arayıp alamadığı bu güze tarif karşısında oldukça minnettardı. Kadına içten bir şekilde teşekkür etti ve gülümseyerek mekanı terk etti.

Artık nereye doğru gitmesi gerektiğini biliyordu, bir yolunun olması kaybolmaktan çok daha güzel bir durumdu. Kolundaki eski saate baktı ve hala yetişebileceğini görmenin sevinciyle hızlandı. Saat ilerledikçe sokaklardaki insanlar değişiyordu, iş çıkış saatlerinde takım elbiseli insanlar çoğunluktayken şu an daha salaş giyinmiş gençler kaldırımları dolduruyordu. Bütün bu insanların arasından sıyrılarak ilerlemeye çalışıyordu, etraf anlam veremediği bir şekilde kalabalıktı. Birkaç sokak daha insanlara çarpa çarpa ilerledi, kasiyerin tarif ettiği yere varmasına kısa bir mesafe kalmıştı. Bölgeyi bilmemesinden ve akşam karanlığında etrafı net olarak göremediğinden birkaç kez kayboldu. Küçük dükkanlara girerek, insanların tavırlarını ve zorsunmalarına katlanarak adres sordu. Büyük şehrin insanlarını oldukça soğuk ve çıkarcı buluyordu, küçük bir iyiliği bile istemek sanki yapılmaması gereken bir şeydi.

İnsanların azaldığı, arabaların artık daha az geçtiği ve dükkanların çoğunun kapalı olduğu bir mahalleye gelmişti artık. Kaldırımlarda kimseye çarpmadan ilerleyebiliyor ve önünü açık bir şekilde görebiliyordu. Kalabalıktan çıkmış olmanın getirdiği bir rahatlık vardı ama tenha bir sokakta kaybolmuş hissediyordu. Kalabalığın arasındayken kaybolmuş olmak o kadar korkunç ve yanlış değildi. Ama yalnızken yolunu kaybetmenin ayrı bir ürkütücülüğü vardı. Adres sorabileceği bir yer aradı, dükkanlarının çoğunun kepenklerini indirmiş olması ve konuşmaya yeltendiği insanların duraksamadan yürümeye devam etmesi onu biraz sinirlendirdi. Birkaç metre ötede yolun karşısında, eski ışıkları yanıp sönen, ne olduğunu anlayamadığı bir dükkan gördü. Yolun karşısına geçerek buraya doğru ilerledi. Camlara yaklaşmasına rağmen buranın ne dükkanı olduğunu hala anlayamamıştı. Kapıdan içeri girince küçük bir zil tıngırdadı, içeride kimseyi görmüyordu. Tahta tezgahın arkası bomboştu ve içeride tuhaf bir tütsü kokusu vardı. Dükkanın içerilerine doğru birkaç adım attı, ayağının altındaki tahta zemin yüzyıllıkmış gibi gıcırdadı. Rafların çoğu boştu, dolu olanlardaysa ne olduğunu anlayamadığı kutular ve kavanozlar vardı. Yüksek sesle ‘’Kimse yok mu?’’ diye seslendi. Tavandaki birkaç tahtanın gıcırdaması dışında bir ses gelmedi. Rafların arasında dolaşıyor ve yenik düştüğü merakını gidermeye çalışıyordu. Buranın ne olduğunu anlayamamıştı, korkunç bir çekiciliği vardı içerinin. Bir kez daha yüksek sesle ‘’Kimse yok mu? Adres sorup gidecektim.’’ Diye seslendi. Köşedeki tavandan bir merdiven aşağı doğru açıldı, kısa süreli bir gürültünün ardından etraf tekrar eski garip sessizliğine kavuşmuştu. Merdiven açılmıştı ama hiçbir hareketlilik yoktu, birkaç saniye daha bekledi yine de merdivenden aşağı inen kimse olmadı.

Her şey gitgide tuhaflaşıyor diye düşündü, ‘’Merhaba, kimse yok mu?’’ diye kısık sesli bir şekilde konuştu bu sefer. Merdivenin ucunda kimse gözükmüyordu, bir ses de gelmiyordu. Üst katta hiçbir ışık olmadığı belliydi, çünkü son basamaktan sonrası derin bir karanlığa gömülüyordu. Yukarı çıkmalı mıydı, yoksa burayı terk etmeli miydi kararsızdı. Neler olup bittiğini son derece merak ediyordu ama beyni bunun gereksiz bir merak olduğunu ve buradan ayrılması gerektiğini ona sürekli tekrarlıyordu. Merdivenin sonuna bir kez daha baktı, karanlığın arasında parlayan küçük bir nesne gördü. Merakı daha da körüklenmişti ama her zaman yaptığı gibi aklını dinlemeyi seçti. Hızlı adımlarla dükkanın kapısına doğru ilerliyordu. İçinde arkasına dönüp bakmasını söyleyen güçlü bir his oluştu ama bunu göz ardı ederek arkasına bakmadan ilerliyordu. Bir şeyin hemen arkasında olduğunu hissediyordu, bilmediği bir varlık, bir hissiyat içini doldurmuştu. Adımlarını hızlandırdı, kapıya bir adım mesafedeyken ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Eliyle kapıyı güçlü bir şekilde iterek kendini dışarı attı. Kapıdan çıkar çıkmaz arkasına dönüp baktı ve sallanmakta olan kapıdan başka bir şey göremedi. Küçük zil sık aralıklarla tıngırdıyordu.

Korkudan mı bu hisleri uydurmuştu yoksa gerçekten bir şeyler hissetmiş miydi bilmiyordu. Ensesinde hissettiği soğukluğu aklından çıkaramıyordu. Bunun bir hayal olamayacak kadar gerçek olduğunu biliyordu ama bunu kabul etmek istemiyordu. Dükkanın içerisine camlardan bakmaya çalıştı, içeride hiçbir hareketlilik göremedi. Merdiven tavana doğru kapanmış olmalıydı tekrar, bu dükkan onda unutmak istediği hisler oluşturmuştu. Dükkanın ışıkları aniden söndü, burada daha fazla durmak istemiyordu. Sokak sanki daha da tenhalaşmıştı, biraz uzağındaki kapüşonlu bir adamdan başka kimseyi göremiyordu. Az önce hissettikleri yüzünden ne yapacağını bir anlığına unutup yanlış yöne yürümeye başlamıştı. Ters yöne gittiğini fark ettiğinde sokağın başına kadar gelmişti. Hafızasını toparlayıp kendisine tarif edilen şeyleri hatırlamaya çalıştı. Kısa bir süre sonra tekrar kendi yolunda ilerlemeye başlamıştı.

Saatine tekrar baktı ve yetişmek için sadece on beş dakikasının olduğunu gördü. Artık hızlı yürümekten ziyade adeta koşuyordu, sokak lambalarının altından gölgesi oluşmayacak kadar hızlı bir şekilde geçiyordu neredeyse. Birkaç dakika boyunca tempolu bir şekilde koşmaya devam etti, eskisi kadar genç ve atletik bir yapıya sahip olmadığı için nefes nefese kalmıştı. Sokaklar bomboştu, soğuk havada verdiği her nefes duman oluşturarak yüzüne çarpıyordu. Şapkası ve paltosu ona ağırlık yapıyor ve paltosunun kenarları her adımında bacaklarının arasına girmeye çalışıyordu. Verdiği her nefeste biraz daha yoruluyordu, kendini koşunun ritmine odaklamıştı. Verdiği bir sonraki nefeste nemli hava yüzüne çarptı ardından soğuk bir nefes tekrar ensesinde belirdi. Tüyleri diken diken oldu ve adımlarını hızlı bir refleksle hızlandırdı. Soğuk nefesten kaçmaya çalışıyordu sanki ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun onu ensesinde hissediyordu. Korkudan arkasına dönüp bakamıyordu, sadece daha hızlı koşmaya çalışıyordu. Nereye gittiğine bakmadan son sürat koşuyordu. Nefesi her hissedişinde biraz daha paniğe kapılıyor ve adımlarını daha sık atmaya çalışıyordu. Birkaç ter damlası alnından burnuna doğru süzüldü, ter ve soğuk korkuyu arttırıyordu. Ne kadar koşarsa koşsun soğuk nefes peşini bırakmıyordu, önündeki ilk sağa doğru döndü. Sonra sola, bir kez daha sağa döndü ara sokaklar arasında peşindeki şeyi atlatmaya çalışıyordu sanki. Soğukluk bir anda geldiği gibi kayboldu, kaybolmasıyla birlikte durdu ve ellerini dizlerine koyarak dinlenmeye çalıştı. Nefes nefese kalmış ve inanılmaz derecede yorulmuştu. İçindeki ürpertiyi atamıyordu ama bir adım daha atacak hali yoktu.

Birkaç saniye sonra nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı, sokak aralarından birinde olmalıydı. Büyük çöp konteynırları ve su birikintileriyle doluydu etraf. Dört bir yanındaki tuğla apartmanlar metrelerce yükseliyordu. Panikle koşması onu şu an hiç olmak istemediği bir yere getirmişti. Ne taraftan geldiğini hatırlamıyordu ve içindeki korku her geçen saniye büyüyordu. Birkaç metre ileri doğru yürüdü sonra bir çıkış bulamayarak aynı yolu geri döndü. Başka bir tarafa yürüdü ama sanki her yer çıkmaz sokaktı. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı, sol eli istemsiz bir şekilde titriyordu. Sol tarafındaki başka bir ara sokağa döndü, burası yirmi-otuz metre düz bir şekilde ilerleyen dar bir sokaktı. Buradan ilerlemeye karar verdi, sokağa adımını attığı ilk anda soğuk nefesi tekrar ensesinde hissetti. Tekrar son hızla koşmaya başladı, ne kadar ilerlerse ilerlesin sokak bir türlü bitmiyordu adeta. Dakikalar boyunca koştu ve gücü tükenene kadar kaçmayı denedi ama sokak o ilerledikçe uzuyordu.

Artık daha fazla kaçamayacağını hissediyordu, birkaç saniye sonra birden durdu. Arkasına dönmenin zamanı gelmişti. Saf korkuyu tüm bedeninde baştan aşağı hissediyordu. Bütün vücudu ter içerisindeydi ama bir yandan da üşüyordu. Önce sağındaki duvara doğru hafifçe döndü ve sağ ayağını birkaç santim çevirdi. Fötr şapkası görüşünü bir miktar kısıtlıyordu. İçinden kendi kendini telkin ederek cesaretini toplamaya çalıştı. Soğuk nefes artık boynunun kenarındaydı. Bütün cesaretini topladı ve ani bir hareketle nefesin geldiği yöne döndü. Soğukluk artık tüm yüzündeydi…

FIRTINA

Fırtına             Rüzgâr serin ve tatlı bir şekilde esiyor, yüzünü okşayarak her geçişinde tenini ürpertiyordu, ara sıra duyulan uğultular ise bir peri masalının içindeymiş gibi hissetmesine neden oluyordu. Sanki ona anlatmak istediği gizemli bir şeyler vardı, uğultular aracılığıyla onunla konuşmak istiyor gibiydi. Ne zaman bir meltem esse kendini bunu düşünmekten alıkoyamıyordu, cansız nesnelere ve olaylara anlam yüklemekten ilginç bir haz duyuyordu. Doğanın kendisiyle iletişim kurduğunu düşünmek, hayata olan bağını güçlendiriyor ve evrenle bir bütün gibi hissetmesini sağlıyordu. Önünde uzanan uçsuz bucaksız, mercan mavisi okyanusu uzun bir süre seyretti. Suyun derinliklerinde barınan milyonlarca canlının enerjisini damarlarında hissetmeye çalıştı ve daha sonra başını beyaz bulutlarla süslenmiş gökyüzüne doğru kaldırdı. Tam o sırada üzerinden geçmekte olan kuş sürüsünü gördü ve içinde ufak bir heyecan hissetti.

Ufuk çizgisinin üstünde belirmekte olan kara bulutları bir süre sonra fark etti, yaklaşmakta olan fırtınayı hava durumundan çoktan öğrenmişti. Şu an hissetmekte olduğu tatlı rüzgârın heybetli bir fırtınaya dönüşecek olması onu son derece şaşırtıyordu. Bu inanılmaz olaya kendi gözleriyle tanık olmak için okyanus manzarasını en iyi görebileceği yere çıkmıştı. Eski deniz fenerinin bulunduğu tepe bütün körfezi ve kasabayı yukardan kapsamlı bir şekilde görebilmesini sağlıyordu. Dünyayı yukarıdan izlemeyi çocukluğundan beri seviyordu, haftada en az bir gün buraya gelip yaşadığı küçük kasabayı ve görüş menzilinde kalan her bir ayrıntıyı doyasıya seyrediyordu. Evlerin, insanların ve arabaların uzaktan küçük birer oyuncak gibi gözükmesi onu keyiflendiriyordu, itinayla yapılmış bir makete bakıyordu sanki. Yaşadığı küçük müstakil evi bile buradan görmek mümkündü, hele elinde bir dürbün varsa bütün kasabanın sırlarını öğrenmek işten bile değildi.

Ama o insanların özel hayatlarını ya da evlerini izlemek için gelmiyordu buraya, onu asıl ilgilendiren şey hayranlık beslediği doğa anaydı. Zaman ilerledikçe fırtına daha da yaklaşıyor ve rüzgar gitgide kuvvetleniyordu. Buradan ayrılmak istemiyordu ama bunun son derece tehlikeli bir eylem olacağını da biliyordu. Bir bebek kadar meraklıydı etrafında olup bitenlere, tehlikeyi göze alıp yaklaşan fırtınayı son anına kadar izlemekte karar kıldı. Eğer rüzgar ayakta duramayacağı kadar şiddetlenirse terkedilmiş deniz fenerine sığınırım diye düşündü ve planı hazırdı. Tepenin en ucunda, ihtişamlı kalın gövdesiyle bir bekçi gibi tepeyi koruyan kayın ağacının yanına gitti. Buradan manzara daha inanılmaz bir şekilde görülebiliyordu. Bu heybetli ağacı deniz feneri ilk inşa edildiği zaman buraya dikmiş olmalıydılar diye düşündü. Ağaç belki de daha eskiydi ama görüntüsü deniz fenerine kıyasla daha güçlü ve canlıydı. Gökyüzüne doğru uzanan onlarca dal, gök kubbeyi ayakta tutan Atlas gibi canlanıyordu gözünde. Ağacın gövdesine bir dostuna sarılırcasına sarıldı ve yaşlı gövdeyi sol eliyle okşadı.

Sırt çantasında büyük bir su, birkaç adet bisküvi, temel ilk yardım malzemeleri, birkaç ıvır zıvır ve sarı renkli balıkçı yağmurluğu vardı. Hava henüz sıcak olduğu için yağmurluğunu evden çıkarken giymeyi tercih etmemişti. Yağmur yağmaya başladığı an, çantasından yağmurluğunu çıkarıp giyindi. Ellerine ve yüzüne düşen damlaları silmeden gökyüzüne uzun bir süre baktı. Rüzgar artık iyice şiddetlenmişti, dengesini koruyabilmek için ağacından gövdesinden bir eliyle destek alıyordu. Rüzgar sanki onun buradan gitmesini ister gibi itekliyordu, kendini koyuverse bir kağıt parçası gibi süzülebileceğini düşündü. Yağmurluğun kapüşonu bir türlü yerinde durmuyordu, her seferinde rüzgarın şiddetiyle kafasından çıkıyordu, rüzgara karşı koyamayacağını anladı ve kapüşonu geri kafasına takmaktan vazgeçti. Saçları yağan yağmurda birkaç saniye içinde tamamen ıslandı, saç telleri öbek öbek toplandı ve suratında uçuşmayacak kadar ağırlaştı.

Deniz fenerinin içine girme vaktinin geldiğini hissediyordu ama bu eşsiz manzarayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu, kendi içinde bir anlaşmaya varıp beş dakika sonra fenerin içine gireceğine söz verdi. Ağacın hemen altında ki eski bir banka tutunuyordu artık, sahile vuran koca dalgaları ve uzaklarda yıldırımların düştüğü yerleri izliyordu. Her bir yıldırım çakmasıyla gökyüzü kısa bir süreliğine aydınlanıyordu ve içinden bunun ne kadar görkemli bir olay olduğunu düşünüyordu. Her düşen yıldırıma, her kıyıya vuran dalgaya, gökyüzünden düşen her bir damlaya sanki ilk kez şahit oluyormuş gibi heyecan duyuyordu. Rüzgar artık onu yerinden söküp savuracak kadar şiddetlenmişti, daha fazla dışarda durmanın mantıksız olacağını anladı ve eski merdivenlerden çıkarak deniz fenerinin içine girdi. Camların çoğu kırık olduğu için fenerin içerisinde de güçlü bir esinti vardı. Sırılsıklam olmuş yağmurluğunu üzerinden çıkarıp kuvvetlice üç kez silkeledi sonra tekrar üzerine giydi. Saçları omuzlarına kadar geliyordu ve onlar da sırılsıklam olmuşlardı, ıslak bir bezi sıkar gibi saçlarını sıkarak fazla suyu uzaklaştırdı. Çantasından cep telefonunu ve kulaklığını çıkardı, telefonda sinyal yoktu. Kulaklıklarını taktı ve kendi hazırladığı listesini oynatmaya başladı. Genelde klasik müzikten oluşan bir liste hazırlamıştı, çalan ilk şey Beethoven’dan ‘’Moonlight Sonata’’ oldu. İçerisi biraz karanlıktı ama gözleri alıştıktan sonra yeteri kadar etrafı görebilmeye başladı. Sanki alelacele terk edilmiş gibiydi içerisi, masalar devrilmiş birkaç eski dosya klasörü yerlere saçılmıştı. Duvarların boyası eskimiş, kurumuş ve yer yer dökülmüştü, birçok noktadaysa rutubet yüzünden kabarmıştı. Zemin kaplamasız ham betondu, yukarıya doğru sarmal bir şekilde yükselen merdivenlerin demirleri paslanmıştı. Küçük yuvarlak pencerelerin camları kırılmıştı, pencerelerin hemen altında cam kırıkları hala duruyordu.

Devrilmemiş masalardan birine doğru yürüdü, masanın üzerini inceledi. Eski bir dolma kalem, paslanmış bir kağıt tutacağı, camı kırılmış bir aile fotoğrafı ve darmadağınık kağıtlar. Aile fotoğrafını eline aldı iki küçük kız çocuğu, bıyıklı bir baba ve orta boylu genç bir anneden oluşan çekirdek aileydi bu. Buraya her gelişinde bu fotoğrafı alır ve birkaç dakika boyunca incelerdi, bıyıklı babanın burada çalışanlardan biri olduğunu hayal ederek deniz fenerinin henüz terk edilmemiş halini kafasında canlandırmaya çalışırdı. Bu aile fotoğrafına karşı tuhaf bir takıntısı oluşmuştu, sanki fotoğraftakiler onun önceden tanıdığı insanlardı. Fotoğrafı masanın üstüne yatırarak bıraktı, fenerin içinde esen rüzgar kağıtların uçuşmasına neden oluyordu. Fırtına o kadar şiddetlenmiş olmalıydı ki eski yapının sallandığını hissediyordu. İçinde ufak bir tedirginlik belirdi, bu binanın sağlamlığı hakkında şüpheleri vardı.

Dışarıya çıkmanın tehlikeli olduğunu biliyordu bu yüzden neler olup bittiğini görmek için fenerin üst katlarına çıkabileceğini düşündü. Sarmal merdivenin paslanmış korkuluklarından tutarak yavaş yavaş basamakları tırmanmaya başladı. Her geçtiği basamakta binanın sallandığını daha net bir şekilde hissedebiliyordu, başını döndürecek kadar olmasa da onu rahatsız edecek kadar sallanıyordu. Kısa bir süre sonra fenerin en üst katına ulaşmıştı, burası zemin kata oranla daha dardı. Gece bekçisinin kalması için tasarlanmış küçük bir odaydı burası, eskimiş demir bazalı bir yatak ve tahta bir komidinden başka pek bir şey yoktu. Bu küçük odanın penceresi şaşılır bir biçimde hala sağlamdı. Pencereye yaklaştı ve dışarda neler olup bittiğini izledi. İlk başta gördüğü manzara karşısında küçük bir şok yaşadı, sonra bunun gerçek olduğunu idrak edene kadar bakakaldı. Okyanusun açıklarında devasa bir kasırga oluşmuştu. Kasırganın denize değen ayağı koyu mavi, gökyüzüne uzanan başı ise koyu gri renkteydi. Dehşete düşmüş bir hayranlıkla kasırgayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu gördüğü şey inanılmaz bir olaydı ama bir o kadar da korkunçtu. Eğer kasırga kasabaya doğru ilerlerse birçok can kaybının yaşanması kaçınılmaz olacaktı.

Burada eli kolu bağlı bir şekilde beklemek istemiyordu, kasabaya gitmek ve tanıdığı insanlara herhangi bir konuda yardımcı olmak istiyordu. Merdivenlerden hızlı bir şekilde inmeye başladı, tahta merdivenler her attığı adımda ölüm döşeğindeki bir hasta gibi inliyordu. Attığı sert bir adımda basamak çöktü ve ayağı boşluktan içeri girdi. Zeminle arasında yaklaşık beş metre vardı, ani bir refleksle korkuluklara tutunmuş ve aşağı düşmekten son anda kurtulmuştu. Geri kalan basamakları daha sakin ve tedbirli bir şekilde indi, zemine vardığında kalbi ağzında atıyordu. Fenerden dışarı adımını atmasıyla birlikte rüzgar suratına o kadar kuvvetli bir şekilde çarptı ki bir an tokat yediğini zannetti. Bu fırtınada ayakta durmak neredeyse imkansızdı, ağaçlar rüzgarın kuvveti karşısında adeta secdeye yatmış gibi görünüyordu. Eğilerek sağlam adımlarla ilerlemeye çalıştı, bulabildiği her şeyden destek almaya çabalıyordu. Banklar, tabelalar, ağaçlar ve hatta küçük çalılar bile uçmamasını sağlamak için tutunduğu şeyler arasındaydı. Kayın ağacına dönüp baktı ve bu görkemli ağacın bile rüzgar karşısında çaresiz bir şekilde savrulduğuna şahit oldu. Dallarından bazıları kopmuştu, kalan dalları ise her an kopmak üzereymiş gibi duruyordu. Ağaç için üzüldü ama yapacak bir şey olmadığının da farkındaydı. Rüzgarın hiddeti birkaç saniyeliğine azalmıştı, bunu fırsat bilerek tutunduğu yeri bırakarak geldiği ağaçlı yola doğru fırladı. Son süratle koşuyordu, rüzgarın hiddetini geri kazanması uzun sürmedi, ağaçlı yol rüzgarın etkisini bir nebze azaltsa da dengesini sağlamak hala kolay değildi. Ağaçların dalları korkunç bir şekilde etrafa savruluyordu, kendisine isabet edecek dallardan ve ağaç parçalarından sakınarak yolun sonuna kadar ilerledi. Yolun başında bir ağaç devrilmişti, ağacın üzerinden çevik bir hareketle atladığı sırada elini bir dal parçası yaraladı. Birkaç dakika süren bu yorucu mücadeleden sonra tepeden inmişti, tepe rüzgarın etkisini bir nebze de olsa azaltıyordu ve şu an daha rahat bir şekilde ayakta durabiliyordu.

Telefonunu yokladı, sinyal hala yoktu, bu duruma olan öfkesi uzun sürmedi. Buraya kadar motosikleti ile gelmişti, bu havada motosiklet ile geri dönebileceğinden emin değildi ama koşarak ya da yürüyerek kasabaya varması fazla zaman kaybına neden olacaktı. Motoruna atladı, kontağı çevirip gaza yüklendi, teker kısa bir patinaj yaptıktan sonra hızlı bir kalkış gerçekleşti. Yolda ilerleyen tek bir araç dahi yoktu ama çatılardan düşen betonlar, ağaç parçaları ve cam kırıkları arasında ilerlemek oldukça zordu. Herhangi bir şeye çarpmadan yol almaya çalışıyordu, etrafta hiçbir insana rastlamak mümkün değildi. Perdeleri açık bir evin içinde, bir adam ve kadının telaşlı bir şekilde bir şeyler yaptığını görebildi kısa süreliğine. Etrafında olup bitenleri inceleyerek, bir şeylere çarpmadan ve onu savurmaya çalışan rüzgarda dengesini kaybetmeden elinden geldiğince hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Bir-iki dakika daha bu şekilde ilerlemeye devam etti, evine yürüme mesafesindeydi, motosikletini bırakıp koşarak devam etmeye başladı. Çatılardan uçan ve balkonlardan düşen bin bir türlü nesneden kaçınarak koşuyordu. Önünü açıkça görebildiği bir sokakta durakladı ve kasırgayı gözleriyle aradı. Birkaç kilometre uzaklıktaki devasa kasırganın deniz fenerine doğru ilerlemekte olduğunu gördü. Kasırga yol üstündeki tekneleri içine çekip gökyüzünde birer oyuncakmış gibi fırlatıyordu. Tepenin kıyısındaki iskeleye yaklaştıkça iskelenin tahtalarını birer birer söktü, binaların çatılarını uçurdu ve son olarak da duvarlarını yerle bir etti. Kasırga fenere gitgide yaklaştı, kayın ağacı kökleriyle toprağa tutunarak son savaşını veriyordu. Deniz fenerinin ilk önce fener kısmı havaya uçtu, sonra bütün betonları yavaş yavaş kasırganın içine doğru sürüklendi. Kayın ağacı dallarının çoğunu kaybetmişti ama inatla toprağa tutunmaya devam ediyordu. Deniz fenerinin büyük çoğunluğu ortadan kayboldu, oradan uzaklaşmakla ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü. Ama hala orada bulunsaydı başına neler geleciğini düşünmeden de edemedi. Kasırga sanki alacağını almıştı, yavaş yavaş tepeden uzaklaşmaya başlamıştı.

Tepedeki fenerin uçmasıyla, kayın ağacı tek başına kalmıştı. Sanki fener ve ağaç bir ömür birlikte büyümüş iki kardeş gibiydi ve şimdi o kardeşlerden birisi yoktu. Ağaç büyüdüğü toprağa son ana kadar tutunmuştu ve yerini korumuştu ama dallarından büyük çoğunu kaybetmişti. Uzaktan bütün bu olan bitenleri saniyesi saniyesine izlemişti ve gördükleri karşısında ağlamadan duramadı. Birkaç saat önce sarıldığı ağaç ve birkaç dakika önce içinde bulunduğu fener felaketi yaşamıştı. Sanki bütün bunları yaptığı için doğa anaya kızmıştı, kızgınlığın yanı sıra tanık olduğu tüm bunlara hayranlık besledi. Fırtına tamamen dindikten sonra gidip ağaca bir kez daha sarılacağını planladı ve evine doğru yol aldı.

 

DÖNÜŞ

         Ardı arkası kesilmeyen virajlar, her saniye hissedilen sallantı ve oturmakta olduğu eski koltuk, bütün bunlardan bıkmıştı. Birkaç saatlik yolu kalmış olmalıydı ama buna nasıl katlanacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yolun en virajlı ve en zor kısımlarını atlatmış olmayı umut ediyordu, kusmamak için kendini zor tutmuştu. Girdikleri ilk dinlenme istasyonunda kendini mavzerden fırlayan bir fişek gibi dışarı atmıştı. İçerideki boğucu havadan ve nereden geldiğini bilmek bile istemediği ayak kokularından kurtulmak için insanları iterek yolunu açmıştı. Hava buz gibiydi, rüzgar her estiğinde soğuk iliklerine kadar işliyordu. Yoldan geçen arabaların farları gözünü alıyor ve karanlığa alışmasını zorlaştırıyordu.

         Burası küçük bir yerdi ve fazla bir araçta yoktu. Oturup, çay eşliğinde sigarasını tüttürebileceği bir yer aradı göz ucuyla. Beş-on metre ilerde bir benzin istasyonu onun hemen yanı başında da küçük bir çayhane vardı. Mekan son derece bakımsızdı, sandalyeler pislik içindeydi ve içlerinden en temizini seçip oturdu. İçeriye seslenerek çay istedi ve cebinden çıkardığı sigarayı kibritle yaktı. Sigaradan her nefes alışında soğuk hava da ciğerlerine akın ediyordu. Verdiği nefes kocaman bir buhar bulutu oluşturup gökyüzüne yükseliyordu. Çayın gelmesini beklerken etrafı seyretmeye koyuldu. Kendi otobüsünden başka sadece bir otobüs daha vardı onun haricinde iki tane de binek araba vardı. Kendisiyle birlikte sadece üç- beş kişi araçtan inmişti, diğerleri ya uyukluyordu ya da soğuk yüzünden inmek istememişlerdi. Etraf beklemediği kadar sessizdi, sessizliği bozan şeyler ara sıra yoldan geçen araçlar ya da böceklerin çıkardığı seslerden ibaretti.

         Sigarasının yarısına gelmişti ama söylediği çay halen önünde değildi. Ayağa kalkıp kapıya yaklaştı ve içeri uzanarak ‘’Usta benim bir çay vardı, ne oldu?’’ diye seslendi. Mekanın içinde tezgahın arkasında beklemekte olan kara kaşlı, sakallı bir adam ve iki müşteriden başka kimse yoktu. Tezgahın arkasındaki adam ona dönerek baktı, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. İçeriye derin bir sessizlik hakimdi, müşteriler de konuşmayı kesmiş ve donuk bakışlarla ona bakar olmuştu. Bu tuhaf andan bir nebze ürkmüştü, bir şey söylemesi mi gerekiyordu yoksa hiçbir şey söylemeden dönüp gitmeli miydi bilmiyordu. Hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı, söylediklerimde bir yanlış mı var diye düşündü ama bir şey çıkaramadı. Bu esnada zaman geçiyordu ve hala hiç kimseden ses çıkmıyordu. Bir şey söylemek için artık geç olacağını düşündü ve otobüsüne dönmeye karar verdi.

         Arkasını dönüp, otobüsüne doğru yürümeye başlamıştı ki gördüğü görüntü karşısında korkuya kapıldı. Bütün araçlar gitmişti, iki otobüs de, binek araçlar da görünürde yoktu. Bunun bir şaka olmasını diliyordu ama gördüğü şeyler gerçekti, bunun nasıl olabileceğini bir türlü anlamıyordu. Yola doğru koştu ve otobüsü bir umut yakalayabileceğini düşündü, oysa bu oldukça çaresizceydi. Görünürde bir far ışığı bile yoktu. Bütün eşyaları, valizi giden aracın içindeydi ve yanında sadece telefonu ile cüzdanı kalmıştı. Ceketini bile koltuğunda bırakmış inerken yanına almamıştı. Ceketini almayışına pişman olmaya başlamıştı bile, soğuk arttıkça artıyor, rüzgar sanki öfkeyle daha bir hiddetli esiyordu. Kapalı bir alana girmenin doğru olacağını biliyordu. Ne yazık ki etrafında var olan sığınabileceği tek yer çay ocağıydı. Yavaş ve isteksiz adımlarla mekana doğru yürümeye başladı, tezgahın arkasındaki adamın bakışlarını bir saniye bile ayırmadan kendisine baktığını fark etmişti. İçinden ‘’Bu adam yoksa gözlerini hiç benden ayırmadı mı? Hala donuk ve sert bir ifadeyle arsızca bana bakıyor.’’ diye düşündü. Adamın bakışları rahatsızlık vericiydi, yine de kendisine bir şey olmayacağını düşünüp içeri girdi. ‘’Selamın aleyküm.’’ İçeride bulunan üç kişiden de bir cevap gelmedi. Köşede bir yerde çıkışa en yakın bulunan masaya oturdu. Bir gözü adamların üstünde bir gözü yoldaydı. Cebinden telefonunu çıkarıp, otobüs şirketine ulaşmayı denedi. Ama hat yoktu, hiçbir şey çekmiyordu. İçinden şansına küfürler savurup bir yandan da çareler düşünmeye başladı. Aklına yanındaki insanlarla konuşmaktan ve onlara sormaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Yan gözle üç kişiye baktı, iki müşteri kendi arasında kısık sesle konuşuyordu ve arada bir ona göz atıyordu. Tezgahın arkasındaki adam bir şeyle ilgileniyordu, ne olduğunu göremiyordu. Çıkan takır-tukur sesler içeride yankılanıyordu. Rüzgarın kapıyı yalayarak geçişinde çıkan uğultu ortamı iyice gergin kılmaya başlamıştı.

         Elindeki tek çare bu olduğu için adamlarla konuşmayı seçti.

‘’Burda kullanabileceğim bir telefon var mı?’’

Adamlar önce cevap vermediler sonra içlerinden birisi dalga geçer bir ses tonuyla

‘’Noooooldu, otobüsünü mü kaçırdın?’’

‘’Evet, çeken bir telefon var mı?’’

‘’Yok.’’

Adam konuşmayı kestirip atmıştı. Burada daha fazla durmanın güvenli olmayacağını düşündü ve oturduğu yerden kalkarak dışarı çıktı. Rüzgar hala aynı şiddetle esiyordu ve iki eliyle kendisine sarılarak ısınmaya çalışıyordu. Telefonunu çıkarıp tekrar baktı, hala çekmiyordu. Etrafta biraz gezinip çeken bir yer aramaya çalıştı. Yan taraftaki petrol istasyonu terkedilmişti, hurda pompalar ve birkaç adet lastik yerde yatıyordu. O tarafa doğru yürüdü, hala sinyal yoktu. Yan dönüp, mekanın içindeki adamların ne yaptığına bakmak istedi. İçerdeki üç kişi ayaklanmış ve kapıda dikilip ona bakmaya başlamışlardı. Adamların bakışlarında tehlikeli bir şey, tekinsiz bir şey olduğunun farkındaydı. Buradan ayrılmalıydı, otostop çekmenin tek yol olabileceğini fark etti. Yola doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, bir yandan da ara ara dönüp adamlara bakıyordu. Yolun kenarında durdu ve geçen tüm araçlara otostop çekmeye çalışacaktı. Ancak yol tamamen ıssızdı, saniyeler geçiyor ama tek bir araç bile geçmiyordu. Saate baktı, saat 03.42’ydi. En azından bir otobüs, bir tır ya da bir kamyonun geçeceğinden emindi.

         Bir kez daha adamlara dönüp baktı, üçü de yavaş adımlarla ona doğru yürüyordu. Kalp atışları hızlanmaya başlamıştı, bir şeylerin yaklaştığının, bir şeyler olacağının farkındaydı. Adamlarla arasında yaklaşık otuz metrelik bir mesafe vardı. İki-üç saniyeye bir dönüp adamlara bakıyordu. Kara kaşlı, sakallı adamın elinde yarım metrelik bir döner bıçağının olduğunu fark etti. Alnından soğuk terler akmaya başlamıştı, hem donuyordu hem terliyordu. Yol hala bomboştu, adamlar gitgide yaklaşıyor, her geçen saniyede olacaklara bir adım daha atıyorlardı. Aralarında on beş metreden az kalmıştı. Dikilmekte olduğu yerde duramayacaktı, kendini yola attı ve ilk geçen aracı durduracaktı. Yolun ortasında çaresiz bir şekilde dikilmiş bir aracın gelmesini bekliyor bir yandan da adamlara dönüp bakıyordu. Adamlar yolun kenarına varmıştı bile.

         Birkaç saniye daha geçti, gözlerini kapadı. Sonra yüksek bir korna sesiyle olduğu yerde sıçradı. Arkasını dönüp bakınca gördüğü şey kendi otobüsünün geri dönmüş olduğuydu. Mutluluktan, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Sonra adamlara dönüp baktı, sanki sihirli bir şekilde ortadan kaybolmuşlardı. Yaşadıklarının gerçek olup olmadığından emin bile değildi ama artık bitmişti. Koltuğuna oturup, sağından geçip giden bu korkunç yeri seyretti. Rüzgar artık ağaçları kuvvetlice sallamıyordu.