NEFES

NEFESŞehrin sokakları arasında pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi dolanıyordu. Etraf oldukça karışıktı ve daha önce hiç gelmediği bu mahalleyi zerre tanımıyordu. Güneş batalı birkaç saat olmuştu ve yolunu bulmak çok daha zor bir hale gelmişti. Sokaktaki insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı, yol sormak için durdurmaya çalıştığı hiç kimse dönüp bakmadı bile. Birkaç metre ötede küçük bir büfe vardı, oraya gidip adres sorabileceğini düşündü. Büfenin tabelası, cılız sokak ışıklarının arasında güneş gibi parlıyordu. Sokakta birçok lamba olmasına rağmen etraf yeterince aydınlık değildi. Saniye başı yoldan geçen arabaların farları sokağın karanlığını bölüyordu. Büfenin önüne geldiğinde, içerdeki adamın yerine sığmakta zorlanan iri yarı bir adam olduğunu gördü. İri adam kendisine seslenilene kadar gözünü küçük televizyonundan ayırmamıştı. Televizyondan gördüğü kadarıyla o akşam iki büyük takımın futbol karşılaşması oynanıyordu.

Adam kendisine ne istediğini öğrenmeyi bekler bakışlarla bakıyordu, o sırada televizyondaki maça gözü takılmıştı. Kendisine bakıldığını hissedince doğruca konuya girdi. Bir kağıtta yazılı adresi göstererek buraya nasıl gidebileceğini sordu. Büfedeki adam böyle bir sebeple rahatsız edildiği için sinirlenmiş gibi gözüküyordu, kendisine sürekli adres soran insanlardan bıkmış olsa gerekti. Adamın baştan savma ve hızlı bir şekilde kurduğu tariften çok bir şey anlayamadı, anlayabildiği birkaç kelimeden bir ipucu çıkarmaya çalıştı. Tarifi anlamadığını belli etmeden teşekkür etti ve büfenin önünden uzaklaştı. Hala açık olan dükkanları aramaktaydı gözleri, adresi tekrar sorabileceği birilerini bulmak istiyordu. Kapalı bir mekana girip biraz ısınmak da hiç fena olmazdı üstelik. Güneşin batmasıyla birlikte hava aniden soğumuştu, üstündeki eski ceket onu ısıtmaya yetmiyordu. Eline biraz para geçince kendisine alacağı yeni bir ceketin hayalini kurarak köşe başındaki bir kafeye doğru yürümeye başladı. Dışardan bir kafe gibi görünen yer içeri girince bir barı daha çok andırıyordu. Loş ışıkların altındaki büyük masalarda insanlar içkilerini içmeye başlamışlardı bile. Rahatsız edici bir müzik etrafta bir curcuna yaratıyordu, kasanın arkasında oturmakta olan gözlüklü kadına yaklaşıp yüksek bir sesle, kağıtta yazan yere nasıl gidebileceğini sordu. Kadın bir makasla düzgün bir biçimde kesilmiş kağıdı eline alıp birkaç saniye duraksadı. Okuduğu adresi hatırlamaya çalışıyor gibi bir görüntüsü vardı, hiçbir şey söylemeden oturduğu yerden kalktı ve bir kapıdan içeri girip gözden kayboldu. Kadının bir şey söylemeden gitmesiyle ne yapacağını bilemedi, fazla bir seçeneği yoktu etrafında içki içip yemeklerini yiyerek eğlenen insanları seyretti. Alışık olmadığı bir ortamdı ve her şey ona bir farklı geliyordu. Kahkahalarla gülen kadınlar, şık giyimli gençler ve ıssız takılan adamlar seyretmesi oldukça keyifli şeylerdi. İnsanları uzaktan sessiz bir şekilde seyretmeyi seviyordu. Bu farklı hobisi kasiyer kadının geri dönmesiyle son buldu. Kadın yüksek sesle, kulağına doğru eğilerek ayrıntılı bir adres tarifi yaptı. Saatlerdir arayıp alamadığı bu güze tarif karşısında oldukça minnettardı. Kadına içten bir şekilde teşekkür etti ve gülümseyerek mekanı terk etti.

Artık nereye doğru gitmesi gerektiğini biliyordu, bir yolunun olması kaybolmaktan çok daha güzel bir durumdu. Kolundaki eski saate baktı ve hala yetişebileceğini görmenin sevinciyle hızlandı. Saat ilerledikçe sokaklardaki insanlar değişiyordu, iş çıkış saatlerinde takım elbiseli insanlar çoğunluktayken şu an daha salaş giyinmiş gençler kaldırımları dolduruyordu. Bütün bu insanların arasından sıyrılarak ilerlemeye çalışıyordu, etraf anlam veremediği bir şekilde kalabalıktı. Birkaç sokak daha insanlara çarpa çarpa ilerledi, kasiyerin tarif ettiği yere varmasına kısa bir mesafe kalmıştı. Bölgeyi bilmemesinden ve akşam karanlığında etrafı net olarak göremediğinden birkaç kez kayboldu. Küçük dükkanlara girerek, insanların tavırlarını ve zorsunmalarına katlanarak adres sordu. Büyük şehrin insanlarını oldukça soğuk ve çıkarcı buluyordu, küçük bir iyiliği bile istemek sanki yapılmaması gereken bir şeydi.

İnsanların azaldığı, arabaların artık daha az geçtiği ve dükkanların çoğunun kapalı olduğu bir mahalleye gelmişti artık. Kaldırımlarda kimseye çarpmadan ilerleyebiliyor ve önünü açık bir şekilde görebiliyordu. Kalabalıktan çıkmış olmanın getirdiği bir rahatlık vardı ama tenha bir sokakta kaybolmuş hissediyordu. Kalabalığın arasındayken kaybolmuş olmak o kadar korkunç ve yanlış değildi. Ama yalnızken yolunu kaybetmenin ayrı bir ürkütücülüğü vardı. Adres sorabileceği bir yer aradı, dükkanlarının çoğunun kepenklerini indirmiş olması ve konuşmaya yeltendiği insanların duraksamadan yürümeye devam etmesi onu biraz sinirlendirdi. Birkaç metre ötede yolun karşısında, eski ışıkları yanıp sönen, ne olduğunu anlayamadığı bir dükkan gördü. Yolun karşısına geçerek buraya doğru ilerledi. Camlara yaklaşmasına rağmen buranın ne dükkanı olduğunu hala anlayamamıştı. Kapıdan içeri girince küçük bir zil tıngırdadı, içeride kimseyi görmüyordu. Tahta tezgahın arkası bomboştu ve içeride tuhaf bir tütsü kokusu vardı. Dükkanın içerilerine doğru birkaç adım attı, ayağının altındaki tahta zemin yüzyıllıkmış gibi gıcırdadı. Rafların çoğu boştu, dolu olanlardaysa ne olduğunu anlayamadığı kutular ve kavanozlar vardı. Yüksek sesle ‘’Kimse yok mu?’’ diye seslendi. Tavandaki birkaç tahtanın gıcırdaması dışında bir ses gelmedi. Rafların arasında dolaşıyor ve yenik düştüğü merakını gidermeye çalışıyordu. Buranın ne olduğunu anlayamamıştı, korkunç bir çekiciliği vardı içerinin. Bir kez daha yüksek sesle ‘’Kimse yok mu? Adres sorup gidecektim.’’ Diye seslendi. Köşedeki tavandan bir merdiven aşağı doğru açıldı, kısa süreli bir gürültünün ardından etraf tekrar eski garip sessizliğine kavuşmuştu. Merdiven açılmıştı ama hiçbir hareketlilik yoktu, birkaç saniye daha bekledi yine de merdivenden aşağı inen kimse olmadı.

Her şey gitgide tuhaflaşıyor diye düşündü, ‘’Merhaba, kimse yok mu?’’ diye kısık sesli bir şekilde konuştu bu sefer. Merdivenin ucunda kimse gözükmüyordu, bir ses de gelmiyordu. Üst katta hiçbir ışık olmadığı belliydi, çünkü son basamaktan sonrası derin bir karanlığa gömülüyordu. Yukarı çıkmalı mıydı, yoksa burayı terk etmeli miydi kararsızdı. Neler olup bittiğini son derece merak ediyordu ama beyni bunun gereksiz bir merak olduğunu ve buradan ayrılması gerektiğini ona sürekli tekrarlıyordu. Merdivenin sonuna bir kez daha baktı, karanlığın arasında parlayan küçük bir nesne gördü. Merakı daha da körüklenmişti ama her zaman yaptığı gibi aklını dinlemeyi seçti. Hızlı adımlarla dükkanın kapısına doğru ilerliyordu. İçinde arkasına dönüp bakmasını söyleyen güçlü bir his oluştu ama bunu göz ardı ederek arkasına bakmadan ilerliyordu. Bir şeyin hemen arkasında olduğunu hissediyordu, bilmediği bir varlık, bir hissiyat içini doldurmuştu. Adımlarını hızlandırdı, kapıya bir adım mesafedeyken ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Eliyle kapıyı güçlü bir şekilde iterek kendini dışarı attı. Kapıdan çıkar çıkmaz arkasına dönüp baktı ve sallanmakta olan kapıdan başka bir şey göremedi. Küçük zil sık aralıklarla tıngırdıyordu.

Korkudan mı bu hisleri uydurmuştu yoksa gerçekten bir şeyler hissetmiş miydi bilmiyordu. Ensesinde hissettiği soğukluğu aklından çıkaramıyordu. Bunun bir hayal olamayacak kadar gerçek olduğunu biliyordu ama bunu kabul etmek istemiyordu. Dükkanın içerisine camlardan bakmaya çalıştı, içeride hiçbir hareketlilik göremedi. Merdiven tavana doğru kapanmış olmalıydı tekrar, bu dükkan onda unutmak istediği hisler oluşturmuştu. Dükkanın ışıkları aniden söndü, burada daha fazla durmak istemiyordu. Sokak sanki daha da tenhalaşmıştı, biraz uzağındaki kapüşonlu bir adamdan başka kimseyi göremiyordu. Az önce hissettikleri yüzünden ne yapacağını bir anlığına unutup yanlış yöne yürümeye başlamıştı. Ters yöne gittiğini fark ettiğinde sokağın başına kadar gelmişti. Hafızasını toparlayıp kendisine tarif edilen şeyleri hatırlamaya çalıştı. Kısa bir süre sonra tekrar kendi yolunda ilerlemeye başlamıştı.

Saatine tekrar baktı ve yetişmek için sadece on beş dakikasının olduğunu gördü. Artık hızlı yürümekten ziyade adeta koşuyordu, sokak lambalarının altından gölgesi oluşmayacak kadar hızlı bir şekilde geçiyordu neredeyse. Birkaç dakika boyunca tempolu bir şekilde koşmaya devam etti, eskisi kadar genç ve atletik bir yapıya sahip olmadığı için nefes nefese kalmıştı. Sokaklar bomboştu, soğuk havada verdiği her nefes duman oluşturarak yüzüne çarpıyordu. Şapkası ve paltosu ona ağırlık yapıyor ve paltosunun kenarları her adımında bacaklarının arasına girmeye çalışıyordu. Verdiği her nefeste biraz daha yoruluyordu, kendini koşunun ritmine odaklamıştı. Verdiği bir sonraki nefeste nemli hava yüzüne çarptı ardından soğuk bir nefes tekrar ensesinde belirdi. Tüyleri diken diken oldu ve adımlarını hızlı bir refleksle hızlandırdı. Soğuk nefesten kaçmaya çalışıyordu sanki ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun onu ensesinde hissediyordu. Korkudan arkasına dönüp bakamıyordu, sadece daha hızlı koşmaya çalışıyordu. Nereye gittiğine bakmadan son sürat koşuyordu. Nefesi her hissedişinde biraz daha paniğe kapılıyor ve adımlarını daha sık atmaya çalışıyordu. Birkaç ter damlası alnından burnuna doğru süzüldü, ter ve soğuk korkuyu arttırıyordu. Ne kadar koşarsa koşsun soğuk nefes peşini bırakmıyordu, önündeki ilk sağa doğru döndü. Sonra sola, bir kez daha sağa döndü ara sokaklar arasında peşindeki şeyi atlatmaya çalışıyordu sanki. Soğukluk bir anda geldiği gibi kayboldu, kaybolmasıyla birlikte durdu ve ellerini dizlerine koyarak dinlenmeye çalıştı. Nefes nefese kalmış ve inanılmaz derecede yorulmuştu. İçindeki ürpertiyi atamıyordu ama bir adım daha atacak hali yoktu.

Birkaç saniye sonra nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı, sokak aralarından birinde olmalıydı. Büyük çöp konteynırları ve su birikintileriyle doluydu etraf. Dört bir yanındaki tuğla apartmanlar metrelerce yükseliyordu. Panikle koşması onu şu an hiç olmak istemediği bir yere getirmişti. Ne taraftan geldiğini hatırlamıyordu ve içindeki korku her geçen saniye büyüyordu. Birkaç metre ileri doğru yürüdü sonra bir çıkış bulamayarak aynı yolu geri döndü. Başka bir tarafa yürüdü ama sanki her yer çıkmaz sokaktı. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı, sol eli istemsiz bir şekilde titriyordu. Sol tarafındaki başka bir ara sokağa döndü, burası yirmi-otuz metre düz bir şekilde ilerleyen dar bir sokaktı. Buradan ilerlemeye karar verdi, sokağa adımını attığı ilk anda soğuk nefesi tekrar ensesinde hissetti. Tekrar son hızla koşmaya başladı, ne kadar ilerlerse ilerlesin sokak bir türlü bitmiyordu adeta. Dakikalar boyunca koştu ve gücü tükenene kadar kaçmayı denedi ama sokak o ilerledikçe uzuyordu.

Artık daha fazla kaçamayacağını hissediyordu, birkaç saniye sonra birden durdu. Arkasına dönmenin zamanı gelmişti. Saf korkuyu tüm bedeninde baştan aşağı hissediyordu. Bütün vücudu ter içerisindeydi ama bir yandan da üşüyordu. Önce sağındaki duvara doğru hafifçe döndü ve sağ ayağını birkaç santim çevirdi. Fötr şapkası görüşünü bir miktar kısıtlıyordu. İçinden kendi kendini telkin ederek cesaretini toplamaya çalıştı. Soğuk nefes artık boynunun kenarındaydı. Bütün cesaretini topladı ve ani bir hareketle nefesin geldiği yöne döndü. Soğukluk artık tüm yüzündeydi…

FIRTINA

Fırtına             Rüzgâr serin ve tatlı bir şekilde esiyor, yüzünü okşayarak her geçişinde tenini ürpertiyordu, ara sıra duyulan uğultular ise bir peri masalının içindeymiş gibi hissetmesine neden oluyordu. Sanki ona anlatmak istediği gizemli bir şeyler vardı, uğultular aracılığıyla onunla konuşmak istiyor gibiydi. Ne zaman bir meltem esse kendini bunu düşünmekten alıkoyamıyordu, cansız nesnelere ve olaylara anlam yüklemekten ilginç bir haz duyuyordu. Doğanın kendisiyle iletişim kurduğunu düşünmek, hayata olan bağını güçlendiriyor ve evrenle bir bütün gibi hissetmesini sağlıyordu. Önünde uzanan uçsuz bucaksız, mercan mavisi okyanusu uzun bir süre seyretti. Suyun derinliklerinde barınan milyonlarca canlının enerjisini damarlarında hissetmeye çalıştı ve daha sonra başını beyaz bulutlarla süslenmiş gökyüzüne doğru kaldırdı. Tam o sırada üzerinden geçmekte olan kuş sürüsünü gördü ve içinde ufak bir heyecan hissetti.

Ufuk çizgisinin üstünde belirmekte olan kara bulutları bir süre sonra fark etti, yaklaşmakta olan fırtınayı hava durumundan çoktan öğrenmişti. Şu an hissetmekte olduğu tatlı rüzgârın heybetli bir fırtınaya dönüşecek olması onu son derece şaşırtıyordu. Bu inanılmaz olaya kendi gözleriyle tanık olmak için okyanus manzarasını en iyi görebileceği yere çıkmıştı. Eski deniz fenerinin bulunduğu tepe bütün körfezi ve kasabayı yukardan kapsamlı bir şekilde görebilmesini sağlıyordu. Dünyayı yukarıdan izlemeyi çocukluğundan beri seviyordu, haftada en az bir gün buraya gelip yaşadığı küçük kasabayı ve görüş menzilinde kalan her bir ayrıntıyı doyasıya seyrediyordu. Evlerin, insanların ve arabaların uzaktan küçük birer oyuncak gibi gözükmesi onu keyiflendiriyordu, itinayla yapılmış bir makete bakıyordu sanki. Yaşadığı küçük müstakil evi bile buradan görmek mümkündü, hele elinde bir dürbün varsa bütün kasabanın sırlarını öğrenmek işten bile değildi.

Ama o insanların özel hayatlarını ya da evlerini izlemek için gelmiyordu buraya, onu asıl ilgilendiren şey hayranlık beslediği doğa anaydı. Zaman ilerledikçe fırtına daha da yaklaşıyor ve rüzgar gitgide kuvvetleniyordu. Buradan ayrılmak istemiyordu ama bunun son derece tehlikeli bir eylem olacağını da biliyordu. Bir bebek kadar meraklıydı etrafında olup bitenlere, tehlikeyi göze alıp yaklaşan fırtınayı son anına kadar izlemekte karar kıldı. Eğer rüzgar ayakta duramayacağı kadar şiddetlenirse terkedilmiş deniz fenerine sığınırım diye düşündü ve planı hazırdı. Tepenin en ucunda, ihtişamlı kalın gövdesiyle bir bekçi gibi tepeyi koruyan kayın ağacının yanına gitti. Buradan manzara daha inanılmaz bir şekilde görülebiliyordu. Bu heybetli ağacı deniz feneri ilk inşa edildiği zaman buraya dikmiş olmalıydılar diye düşündü. Ağaç belki de daha eskiydi ama görüntüsü deniz fenerine kıyasla daha güçlü ve canlıydı. Gökyüzüne doğru uzanan onlarca dal, gök kubbeyi ayakta tutan Atlas gibi canlanıyordu gözünde. Ağacın gövdesine bir dostuna sarılırcasına sarıldı ve yaşlı gövdeyi sol eliyle okşadı.

Sırt çantasında büyük bir su, birkaç adet bisküvi, temel ilk yardım malzemeleri, birkaç ıvır zıvır ve sarı renkli balıkçı yağmurluğu vardı. Hava henüz sıcak olduğu için yağmurluğunu evden çıkarken giymeyi tercih etmemişti. Yağmur yağmaya başladığı an, çantasından yağmurluğunu çıkarıp giyindi. Ellerine ve yüzüne düşen damlaları silmeden gökyüzüne uzun bir süre baktı. Rüzgar artık iyice şiddetlenmişti, dengesini koruyabilmek için ağacından gövdesinden bir eliyle destek alıyordu. Rüzgar sanki onun buradan gitmesini ister gibi itekliyordu, kendini koyuverse bir kağıt parçası gibi süzülebileceğini düşündü. Yağmurluğun kapüşonu bir türlü yerinde durmuyordu, her seferinde rüzgarın şiddetiyle kafasından çıkıyordu, rüzgara karşı koyamayacağını anladı ve kapüşonu geri kafasına takmaktan vazgeçti. Saçları yağan yağmurda birkaç saniye içinde tamamen ıslandı, saç telleri öbek öbek toplandı ve suratında uçuşmayacak kadar ağırlaştı.

Deniz fenerinin içine girme vaktinin geldiğini hissediyordu ama bu eşsiz manzarayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu, kendi içinde bir anlaşmaya varıp beş dakika sonra fenerin içine gireceğine söz verdi. Ağacın hemen altında ki eski bir banka tutunuyordu artık, sahile vuran koca dalgaları ve uzaklarda yıldırımların düştüğü yerleri izliyordu. Her bir yıldırım çakmasıyla gökyüzü kısa bir süreliğine aydınlanıyordu ve içinden bunun ne kadar görkemli bir olay olduğunu düşünüyordu. Her düşen yıldırıma, her kıyıya vuran dalgaya, gökyüzünden düşen her bir damlaya sanki ilk kez şahit oluyormuş gibi heyecan duyuyordu. Rüzgar artık onu yerinden söküp savuracak kadar şiddetlenmişti, daha fazla dışarda durmanın mantıksız olacağını anladı ve eski merdivenlerden çıkarak deniz fenerinin içine girdi. Camların çoğu kırık olduğu için fenerin içerisinde de güçlü bir esinti vardı. Sırılsıklam olmuş yağmurluğunu üzerinden çıkarıp kuvvetlice üç kez silkeledi sonra tekrar üzerine giydi. Saçları omuzlarına kadar geliyordu ve onlar da sırılsıklam olmuşlardı, ıslak bir bezi sıkar gibi saçlarını sıkarak fazla suyu uzaklaştırdı. Çantasından cep telefonunu ve kulaklığını çıkardı, telefonda sinyal yoktu. Kulaklıklarını taktı ve kendi hazırladığı listesini oynatmaya başladı. Genelde klasik müzikten oluşan bir liste hazırlamıştı, çalan ilk şey Beethoven’dan ‘’Moonlight Sonata’’ oldu. İçerisi biraz karanlıktı ama gözleri alıştıktan sonra yeteri kadar etrafı görebilmeye başladı. Sanki alelacele terk edilmiş gibiydi içerisi, masalar devrilmiş birkaç eski dosya klasörü yerlere saçılmıştı. Duvarların boyası eskimiş, kurumuş ve yer yer dökülmüştü, birçok noktadaysa rutubet yüzünden kabarmıştı. Zemin kaplamasız ham betondu, yukarıya doğru sarmal bir şekilde yükselen merdivenlerin demirleri paslanmıştı. Küçük yuvarlak pencerelerin camları kırılmıştı, pencerelerin hemen altında cam kırıkları hala duruyordu.

Devrilmemiş masalardan birine doğru yürüdü, masanın üzerini inceledi. Eski bir dolma kalem, paslanmış bir kağıt tutacağı, camı kırılmış bir aile fotoğrafı ve darmadağınık kağıtlar. Aile fotoğrafını eline aldı iki küçük kız çocuğu, bıyıklı bir baba ve orta boylu genç bir anneden oluşan çekirdek aileydi bu. Buraya her gelişinde bu fotoğrafı alır ve birkaç dakika boyunca incelerdi, bıyıklı babanın burada çalışanlardan biri olduğunu hayal ederek deniz fenerinin henüz terk edilmemiş halini kafasında canlandırmaya çalışırdı. Bu aile fotoğrafına karşı tuhaf bir takıntısı oluşmuştu, sanki fotoğraftakiler onun önceden tanıdığı insanlardı. Fotoğrafı masanın üstüne yatırarak bıraktı, fenerin içinde esen rüzgar kağıtların uçuşmasına neden oluyordu. Fırtına o kadar şiddetlenmiş olmalıydı ki eski yapının sallandığını hissediyordu. İçinde ufak bir tedirginlik belirdi, bu binanın sağlamlığı hakkında şüpheleri vardı.

Dışarıya çıkmanın tehlikeli olduğunu biliyordu bu yüzden neler olup bittiğini görmek için fenerin üst katlarına çıkabileceğini düşündü. Sarmal merdivenin paslanmış korkuluklarından tutarak yavaş yavaş basamakları tırmanmaya başladı. Her geçtiği basamakta binanın sallandığını daha net bir şekilde hissedebiliyordu, başını döndürecek kadar olmasa da onu rahatsız edecek kadar sallanıyordu. Kısa bir süre sonra fenerin en üst katına ulaşmıştı, burası zemin kata oranla daha dardı. Gece bekçisinin kalması için tasarlanmış küçük bir odaydı burası, eskimiş demir bazalı bir yatak ve tahta bir komidinden başka pek bir şey yoktu. Bu küçük odanın penceresi şaşılır bir biçimde hala sağlamdı. Pencereye yaklaştı ve dışarda neler olup bittiğini izledi. İlk başta gördüğü manzara karşısında küçük bir şok yaşadı, sonra bunun gerçek olduğunu idrak edene kadar bakakaldı. Okyanusun açıklarında devasa bir kasırga oluşmuştu. Kasırganın denize değen ayağı koyu mavi, gökyüzüne uzanan başı ise koyu gri renkteydi. Dehşete düşmüş bir hayranlıkla kasırgayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu gördüğü şey inanılmaz bir olaydı ama bir o kadar da korkunçtu. Eğer kasırga kasabaya doğru ilerlerse birçok can kaybının yaşanması kaçınılmaz olacaktı.

Burada eli kolu bağlı bir şekilde beklemek istemiyordu, kasabaya gitmek ve tanıdığı insanlara herhangi bir konuda yardımcı olmak istiyordu. Merdivenlerden hızlı bir şekilde inmeye başladı, tahta merdivenler her attığı adımda ölüm döşeğindeki bir hasta gibi inliyordu. Attığı sert bir adımda basamak çöktü ve ayağı boşluktan içeri girdi. Zeminle arasında yaklaşık beş metre vardı, ani bir refleksle korkuluklara tutunmuş ve aşağı düşmekten son anda kurtulmuştu. Geri kalan basamakları daha sakin ve tedbirli bir şekilde indi, zemine vardığında kalbi ağzında atıyordu. Fenerden dışarı adımını atmasıyla birlikte rüzgar suratına o kadar kuvvetli bir şekilde çarptı ki bir an tokat yediğini zannetti. Bu fırtınada ayakta durmak neredeyse imkansızdı, ağaçlar rüzgarın kuvveti karşısında adeta secdeye yatmış gibi görünüyordu. Eğilerek sağlam adımlarla ilerlemeye çalıştı, bulabildiği her şeyden destek almaya çabalıyordu. Banklar, tabelalar, ağaçlar ve hatta küçük çalılar bile uçmamasını sağlamak için tutunduğu şeyler arasındaydı. Kayın ağacına dönüp baktı ve bu görkemli ağacın bile rüzgar karşısında çaresiz bir şekilde savrulduğuna şahit oldu. Dallarından bazıları kopmuştu, kalan dalları ise her an kopmak üzereymiş gibi duruyordu. Ağaç için üzüldü ama yapacak bir şey olmadığının da farkındaydı. Rüzgarın hiddeti birkaç saniyeliğine azalmıştı, bunu fırsat bilerek tutunduğu yeri bırakarak geldiği ağaçlı yola doğru fırladı. Son süratle koşuyordu, rüzgarın hiddetini geri kazanması uzun sürmedi, ağaçlı yol rüzgarın etkisini bir nebze azaltsa da dengesini sağlamak hala kolay değildi. Ağaçların dalları korkunç bir şekilde etrafa savruluyordu, kendisine isabet edecek dallardan ve ağaç parçalarından sakınarak yolun sonuna kadar ilerledi. Yolun başında bir ağaç devrilmişti, ağacın üzerinden çevik bir hareketle atladığı sırada elini bir dal parçası yaraladı. Birkaç dakika süren bu yorucu mücadeleden sonra tepeden inmişti, tepe rüzgarın etkisini bir nebze de olsa azaltıyordu ve şu an daha rahat bir şekilde ayakta durabiliyordu.

Telefonunu yokladı, sinyal hala yoktu, bu duruma olan öfkesi uzun sürmedi. Buraya kadar motosikleti ile gelmişti, bu havada motosiklet ile geri dönebileceğinden emin değildi ama koşarak ya da yürüyerek kasabaya varması fazla zaman kaybına neden olacaktı. Motoruna atladı, kontağı çevirip gaza yüklendi, teker kısa bir patinaj yaptıktan sonra hızlı bir kalkış gerçekleşti. Yolda ilerleyen tek bir araç dahi yoktu ama çatılardan düşen betonlar, ağaç parçaları ve cam kırıkları arasında ilerlemek oldukça zordu. Herhangi bir şeye çarpmadan yol almaya çalışıyordu, etrafta hiçbir insana rastlamak mümkün değildi. Perdeleri açık bir evin içinde, bir adam ve kadının telaşlı bir şekilde bir şeyler yaptığını görebildi kısa süreliğine. Etrafında olup bitenleri inceleyerek, bir şeylere çarpmadan ve onu savurmaya çalışan rüzgarda dengesini kaybetmeden elinden geldiğince hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Bir-iki dakika daha bu şekilde ilerlemeye devam etti, evine yürüme mesafesindeydi, motosikletini bırakıp koşarak devam etmeye başladı. Çatılardan uçan ve balkonlardan düşen bin bir türlü nesneden kaçınarak koşuyordu. Önünü açıkça görebildiği bir sokakta durakladı ve kasırgayı gözleriyle aradı. Birkaç kilometre uzaklıktaki devasa kasırganın deniz fenerine doğru ilerlemekte olduğunu gördü. Kasırga yol üstündeki tekneleri içine çekip gökyüzünde birer oyuncakmış gibi fırlatıyordu. Tepenin kıyısındaki iskeleye yaklaştıkça iskelenin tahtalarını birer birer söktü, binaların çatılarını uçurdu ve son olarak da duvarlarını yerle bir etti. Kasırga fenere gitgide yaklaştı, kayın ağacı kökleriyle toprağa tutunarak son savaşını veriyordu. Deniz fenerinin ilk önce fener kısmı havaya uçtu, sonra bütün betonları yavaş yavaş kasırganın içine doğru sürüklendi. Kayın ağacı dallarının çoğunu kaybetmişti ama inatla toprağa tutunmaya devam ediyordu. Deniz fenerinin büyük çoğunluğu ortadan kayboldu, oradan uzaklaşmakla ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü. Ama hala orada bulunsaydı başına neler geleciğini düşünmeden de edemedi. Kasırga sanki alacağını almıştı, yavaş yavaş tepeden uzaklaşmaya başlamıştı.

Tepedeki fenerin uçmasıyla, kayın ağacı tek başına kalmıştı. Sanki fener ve ağaç bir ömür birlikte büyümüş iki kardeş gibiydi ve şimdi o kardeşlerden birisi yoktu. Ağaç büyüdüğü toprağa son ana kadar tutunmuştu ve yerini korumuştu ama dallarından büyük çoğunu kaybetmişti. Uzaktan bütün bu olan bitenleri saniyesi saniyesine izlemişti ve gördükleri karşısında ağlamadan duramadı. Birkaç saat önce sarıldığı ağaç ve birkaç dakika önce içinde bulunduğu fener felaketi yaşamıştı. Sanki bütün bunları yaptığı için doğa anaya kızmıştı, kızgınlığın yanı sıra tanık olduğu tüm bunlara hayranlık besledi. Fırtına tamamen dindikten sonra gidip ağaca bir kez daha sarılacağını planladı ve evine doğru yol aldı.