Yasak Aşk

Sarı gökyüzü

Sarı bir gökyüzü kadar hastalıklı ve ağır

Bir zehir gibi yavaş ve haince

Köy kahvehanesindeki bir kumarbaz kadar sahtekâr

Ve bir vatan haini kadar utanmaz

 

Yalancı bir çocuk kadar acemice

Ve bir gammaz kadar çıkarcı

Şans oyunları oynatan bir adam gibi

Umut ve hayal taciri

 

Torpilli bir memur gibi işgüzar

Heyecanlı bir genç, sergüzeşt düşkünü

Ufukta kaybolmakta olan bir gemi gibi

Sevgiliye duyduğum aşk-ı memnu

 

NEFRETİN BEDELİ

  Bir insan kendi varlığından nefret ederek yaşayabilir mi? Her sabah güneşin doğmasından nefret ederek ya da aldığı her nefeste acı çekerek mutlu olabilir mi? Bütün gününü kendisiyle savaşarak, sürekli bir arayış içerisinde olarak tamamlayabilir mi? Halit son birkaç yılını her sabah doğan güneşten ve gökyüzünde parlayan uzaktaki yıldızlardan bile nefret ederek yaşıyordu. Onun bu hali sadece nefret olarak tanımlanamayacak kadar derindi, yaşama arzusunun eksikliğiydi, ölüme duyulan özlemdi. Hiçbir şeyden durduk yere rahatsız olmuyordu ama bulduğu sebeplerin çoğu fuzuliydi, sabah uykusunu böldüğü için bir kuşun ötüşünden rahatsız olabilirdi. Ya da küçük bir çocuktan çok gürültü yapıyor diye nefret edebilirdi. Dünyada var olan her bir zerreden nefret etmemek için hiçbir sebebi yoktu ve nefret onu dünyaya bağlayan son büyük duyguydu. Nefretinin başkalarına ve çevresine verdiği zarar neredeyse hiç denecek kadar azdı, en büyük zararı gören çoğu zaman bizzat kendisiydi. Her şeye karşı beslediği bu duygudan bile aslında nefret ediyordu, bu duyguyu o kadar fazla beslemişti ki kendi içinde derin katmanlar oluşturmuştu.

  Yine bu sabah da gözlerini alan güneş ışığından kaçınarak uyandı. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu parayı kazandığı işine yine geç kalacaktı. Alarmını bilerek daha erkene kurmuyordu, kasıtlı bir şekilde işe geç kalmak istiyordu. Çalıştığı bu işi, kendi üstünden başkalarının kazandığı büyük paralar olarak yorumluyordu. Bu yüzden o cehenneme ne kadar az giderse, orada ne kadar az zaman geçirirse o kadar rahat edeceğini düşünüyordu. Ona göre patronu asla doymak bilmeyen aç bir canavar gibiydi, müdürleri ise o canavarın artıklarıyla beslenen köpeklerdi. Paraya ihtiyacı olmasaydı bir dakika daha bu işi yapmazdı ama paraya olan muhtaçlığı şu an onu bu işe bağlayan zincirlerdi. İşe gitmeden önce bir şeyler yemesi gerekiyordu, bu zevk alarak yapılan bir kahvaltıdan çok zorunlu bir beslenme rutiniydi. Sabah yediği yiyeceklerin hiçbiri midesine iyi gelmiyordu, bu yüzden oldukça az bir miktarda doyurucu şeyler yemeye çalışıyordu. Çoğu zaman yolda yiyeceği bir poğaçayla öğünü geçiştiriyordu, en ucuz malzemeler yapılmış bu sağlıksız besin aslında mide sorunlarını arttırıyordu. Yine de bunu umursamadan poğaça yemeye devam ediyordu, sağlıklı bir kahvaltı yapamadığı için ekonomik durumunu ve zamanı suçluyordu.

  Hayatında yaşadığı neredeyse her kötü şey için genelde başka insanları ya da başka şeyleri suçluyordu. Sahip olamadığı hayat için, sahip olamadığı mutluluk için hep suçu başkalarında arıyordu, bu yüzden her şeyden bu kadar nefret ediyordu. Başkalarını suçlamakta her zaman haksız olmasa da bunun sorumluluğu kendi üstünden atmak için kullandığı bir kılıf olduğunu kendisi de biliyordu. Bütün hayatı boyunca yaşamaya devam edecek kadar çalışmıştı, işten kaçmanın bir yolunu bulduğu anda o işi bırakıyordu. Bu nedenle hayatındaki birçok insanı kaybetti, çünkü insanlar onun yanındayken kendilerini kullanılmış hissediyorlardı. Halit’e göre kendisinde hiçbir sorun yoktu, kimseye bir zarar vermiyordu, kimseye bir kötülük yapmıyordu. Bu konuda yalan söylemiyordu, bu zamana kadar kimseyi kasten incitmemişti, hiçbir canlıyı bilerek üzmemişti. Hiçbir şeye doğrudan bir zararı yoktu. İnsanlar ondan bir şey bekledikleri için hayal kırıklığına uğruyorlardı, çevresine sürekli kendisinden bir şey beklememelerini hatırlatıyordu. Bir süre sonra bunu anlayan insanlar artık ondan hiçbir şey beklemiyorlardı ve hayatından sessizce çıkıp gidiyorlardı. Halit’in gerçekten kimseye bir zararı yoktu, kimseye bir yararı da yoktu, hatta bu dünya üzerinde bıraktığı tek bir iz bile yoktu. Ona göre dünyanın kendisi başlı başına bir saçmalıktı ve insanlar var olmayı hak etmiyorlardı. Bu yüzden kendi varlığına karşı hiçbir değer beslemiyordu.

  Nihilizmin en uçlarında yaşıyor gibi gözükmesine rağmen hala birçok ahlaki değeri mevcuttu. Asla birine fiziksel olarak bir zarar vermez, asla başkasının hakkını yemezdi. İnsanlardan nefret etmiyordu aslında, nefret ettiği şey insanlığın ta kendisiydi. Tanıdığı çoğu kişiye karşı bir duygu beslemiyordu ama insanların oluşturduğu topluluklardan oldukça rahatsızdı. Kanunlardan, işlerden, savaşlardan, eğitim sisteminden, şehirlerden ve daha birçok düzenden şikayetçiydi ama bunların hiçbirini düzeltmek için bir efor sarf etmiyordu. Belki Halit’i ülkenin başına geçirseler mükemmel bir yönetici olurdu ama asla kendisi böyle bir konuma gelmek için çaba harcamazdı. Ona hazır sunulan birçok şeyi koruyup yüceltebilirdi ama insanlar onun gibi birisine bir şeyler sunmazdı. İçindeki bıkkınlık, pes etmişlik yüzünden kendi potansiyelini hiçbir zaman tam olarak kullanmamıştı. Çünkü buna gerek duymuyordu, neredeyse her şey anlamsız ve gereksizdi.

  Uzun ve rahatsız toplu taşıma yolculuğundan sonra çalıştığı yere varabildi, büyük bir şirkette pek de önemli olmayan bir mevkide çalışıyordu. Kapıdan girdikten sonra karşılaştığı herkese formaliteden selam verip hızlı adımlarla ofisine doğru ilerledi. Her gün gördüğü yüzler ufak tefek istisnalarla birlikte değişmiyordu, onları her gün görmesine rağmen aralarında tatsız bir samimiyetsizlik vardı. İnsanlarla lafın gelişi muhabbet etmesi, formaliteden selamlaşması ve insanlara empoze etmeye çalıştığı fikirleri yüzünden çevresindekiler ondan çekiniyorlardı. Halit’le konuşmak, muhatap olmak oldukça zor bir şeydi. Başlangıçta fikirlerini hemencecik ortaya koymasa da muhabbetin ilerlemesiyle birlikte Halit’in radikal düşüncelerine maruz kalmak işten bile değildi. Bu düşüncelerini o kadar düzgün bir dille ve ustalıkla insanlara dikte ediyordu ki, insanlar üzerlerinde kurulan baskıdan kurtulmak için istemeye istemeye bu fikirler doğruymuş gibi davranmak zorunda kalıyorlardı. Eğer karşı bir fikri savunmaya kalkarlarsa Halit’in kavgacı yanı terbiyesini elden düşürmeden onların üstüne çullanıyordu. Tartışma saatler dahi sürse karşı taraf kabullenene kadar Halit fikirlerini diretmekten vazgeçmezdi. İşte bu yüzden insanlar artık onunla konuşmaktan bıkmışlardı, uzun sohbetlere asla girmiyorlar kısa ve sade konulardan bahsedip konuşmayı bitiriyorlardı.

  Halit her gün olduğu gibi üçüncü kattaki küçük ofisine, öğle arası gelene kadar kendisini kapattı. İşlerini hızlıca bitiriyor ve kalan boş zamanında internette gördüğü her şeyi okuyarak geçiriyordu. Keşfettiği her bilgiyi okumaktan zevk duyuyordu, internette gördüğü her şeyin doğru olmadığını bildiği için okuduklarını birkaç kaynaktan teyit etmeden sindirmiyordu. Bazen kendi kendisiyle aklının içinde derin tartışmalara giriyor ve kendi fikrine karşı nasıl savunma yapılabileceğini gözden geçiriyordu. Böylece insanların ona ne tür cevaplar verebileceğini öngörüyor ve o cevaplara önceden cevap hazırlıyordu. Fikirlerindeki açık noktaları ve eksikleri tespit ediyor bunları nasıl örtebileceğini düşünüyordu. Adeta zihninin içinde bir satranç oynuyor ve birkaç hamle ötesini hesaplayarak adımlarını hazırlıyordu. Halit insanların fikirlerine aslında saygı duyabilirdi ama bunun için sağlanmasını öngördüğü bir kriter vardı, insanların fikirlerini savunma şekilleri. Eğer karşısındaki düşüncelerini düzgün bir şekilde savunup, ifade edebiliyorsa Halit ona katılmasa da o fikre saygı duyardı. Ama bu zamana kadar kendini iyi bir şekilde ifade edebilen bir insanla pek karşılaşmamıştı. İnsanların çoğu kendi fikirlerine sahip bile değildi, başkalarının ortaya attığı şeyleri kendilerininmiş gibi kabullenmişlerdi ve böyle davranıyorlardı. Kabullendikleri düşüncenin özünü sorgulamamış bunun üzerinde kafa yormamışlardı, bu nedenle Halit onların fikirlerine asla saygı duymuyordu ve sonuna kadar üzerlerine gidiyordu. Bunu yaparak onları zorla düşünmeye sevk edebileceğine inanıyordu ancak insanlar bu baskıdan kaçmak için sohbeti erkenden bitiriyorlardı ve Halit’in beklediği sonuç hiçbir zaman gerçekleşmiyordu. İnsanları düşünmeye zorluyordu ve zorla yapılan her şeyde olduğu gibi bu çabası da bir sonuç vermiyordu.

  Öğle yemeğini genellikle tek başına yiyordu, boş bir masa bulamadığı ya da iş arkadaşlarının onu masalarına davet ettiği zaman mecburen insanlarla birlikte yemek yiyordu. Yemek yerken sohbet etmez, gerekmedikçe konuşmaz, daha çok çevresini izler ve dinlerdi. Bunun gibi zamanlarda çevresindeki insanlar hakkında bir şeyler öğreniyor ve onları yavaş yavaş tanıyordu. Kişileri birer yapboz gibi çözmeyi, onların karakterlerini analiz etmeyi küçük bir hobi olarak edinmişti. İnsanları tanıyor olmanın kendisine bir üstünlük getirdiğini hissediyordu çünkü karakterini tanıdığı bir insanı nasıl manipüle edeceğini daha iyi biliyordu. Bunun haricinde binaların mimarisini incelemek, canlıların anatomilerini araştırmak gibi yine bilgi edinmeye dayanan birçok küçük hobisi vardı. Bu edindiği gerekli ya da gereksiz her tür bilgi onu heyecanlandırabiliyordu, yaşama isteği olmayan birisine oldukça tezat bir şekilde, dünyanın varoluşuna karşı büyük bir ilgi ve hayranlık besliyordu.

  Kimi zaman bu her şeyden bıkmış ve nefret eden taraflarından rahatsız olup kendini düzeltmeye çalıştığı da oluyordu Halit’in. Ama ne kadar çaba sarf etse de bir ok gibi saplanmıştı bu tutum hayatına. Her çabaladığında daha çok hayattan nefret ediyordu, yaşamayı sevmek için bir neden aradığında bulduğu şeyler tam tersi yönde etki yaratıyordu. En büyük hobisi olan düşünmeyi suçladı bunun için bir süre, bütün bunların sebebin çok düşünmesi olduğuna karar kıldı. Daha az düşünmeyi, daha çok yapmayı denedi, insanlarla kaynaşmayı onlara saldırmamayı denedi. Bir süre bunda başarılı oldu, arkadaş çevresi edindi hatta sevgilisi bile oldu bir süreliğine. Ama sonra her şey tekrar bir rutine bağladı ve aklına vurduğu zincirler büyük bir patlamayla parçalandı. Hiç olmadığı kadar derin bir depresyona sürüklendi, mutlu olmayan bir insanın yakınında bulunmak istemeyen arkadaşları ve sevgilisi zamanla ondan uzaklaştı ve başladığı yere geri döndü, eskisinden daha yaralı bir şekilde.

  Halit öğleden sonrayı da öğleden önce gibi geçirdi, müdürleriyle tartışmaya girmeden bir ofiste kendini kapatarak. Mesaisi bitince balık istifi gibi toplu taşımayla evine döndü, akşam yine sevmediği bir kitabı okuyarak uykuya daldı. Rüyasında yine eski sevgilisini, hayatındaki tek sevmiş olduğu kadını gördü. Rüyası yaşadığı hayattan çok daha güzel gelmişti ona, hiç uyanmak istemedi. Rüya gördüğünün farkındaydı ama bunu göz ardı etti ve hayatında nadir zevk aldığı anlardan birini sonuna kadar yaşadı. Oysa bir rüya ne kadar sürebilirdi zaten, en fazla yirmi saniyeliğine mutlu olmuştu aslında.

  Halit bütün bir ömrünü bu şekilde geçirdi yıllarca aynı işe, sevmediği işine giderek. Nefret ettiği toplu taşımada saatler harcayarak ve bir insanın olmaması gerektiği kadar yalnız kalarak. Bu halinden kurtulmayı birkaç kez daha denedi, hatta bir keresinde neredeyse evlenecek kadar uzun bir süre iyi kalmayı başarabilmişti. Antidepresanları aylarca kullanmamıştı ve hiç olmadığı kadar mutlu olmuştu. Bir kitap bile yazmıştı, işinden istifa edip sevdiği şeyi yapma noktasına kadar gelmişti ki yine o büyük kırılma anlarından birine yakalandı. Yakasını ölüm gibi bırakmayan nefret ve düşünme hastalığı geri gelmişti. Birkaç aylığına ondan kaçmayı başarabilmişti sadece, eninde sonunda onun pençesine düşmüştü. İşte o an mutlu olmak için doğmamış olabileceğini düşündü Halit, belki de hiç var olmamış olması gerekiyordu. Doğması ve bu yaşa kadar hayatta kalması korkunç bir hataydı belki de. Bu düşünceler aklını zehirli bir yılanın ısırığı gibi kirletti. Şehrin boş sokaklarında bir gece yarısı dolaşmaya çıktı, bu onun sokaklardaki son yürüyüşüydü.

DÖNÜŞ

         Ardı arkası kesilmeyen virajlar, her saniye hissedilen sallantı ve oturmakta olduğu eski koltuk, bütün bunlardan bıkmıştı. Birkaç saatlik yolu kalmış olmalıydı ama buna nasıl katlanacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yolun en virajlı ve en zor kısımlarını atlatmış olmayı umut ediyordu, kusmamak için kendini zor tutmuştu. Girdikleri ilk dinlenme istasyonunda kendini mavzerden fırlayan bir fişek gibi dışarı atmıştı. İçerideki boğucu havadan ve nereden geldiğini bilmek bile istemediği ayak kokularından kurtulmak için insanları iterek yolunu açmıştı. Hava buz gibiydi, rüzgar her estiğinde soğuk iliklerine kadar işliyordu. Yoldan geçen arabaların farları gözünü alıyor ve karanlığa alışmasını zorlaştırıyordu.

         Burası küçük bir yerdi ve fazla bir araçta yoktu. Oturup, çay eşliğinde sigarasını tüttürebileceği bir yer aradı göz ucuyla. Beş-on metre ilerde bir benzin istasyonu onun hemen yanı başında da küçük bir çayhane vardı. Mekan son derece bakımsızdı, sandalyeler pislik içindeydi ve içlerinden en temizini seçip oturdu. İçeriye seslenerek çay istedi ve cebinden çıkardığı sigarayı kibritle yaktı. Sigaradan her nefes alışında soğuk hava da ciğerlerine akın ediyordu. Verdiği nefes kocaman bir buhar bulutu oluşturup gökyüzüne yükseliyordu. Çayın gelmesini beklerken etrafı seyretmeye koyuldu. Kendi otobüsünden başka sadece bir otobüs daha vardı onun haricinde iki tane de binek araba vardı. Kendisiyle birlikte sadece üç- beş kişi araçtan inmişti, diğerleri ya uyukluyordu ya da soğuk yüzünden inmek istememişlerdi. Etraf beklemediği kadar sessizdi, sessizliği bozan şeyler ara sıra yoldan geçen araçlar ya da böceklerin çıkardığı seslerden ibaretti.

         Sigarasının yarısına gelmişti ama söylediği çay halen önünde değildi. Ayağa kalkıp kapıya yaklaştı ve içeri uzanarak ‘’Usta benim bir çay vardı, ne oldu?’’ diye seslendi. Mekanın içinde tezgahın arkasında beklemekte olan kara kaşlı, sakallı bir adam ve iki müşteriden başka kimse yoktu. Tezgahın arkasındaki adam ona dönerek baktı, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. İçeriye derin bir sessizlik hakimdi, müşteriler de konuşmayı kesmiş ve donuk bakışlarla ona bakar olmuştu. Bu tuhaf andan bir nebze ürkmüştü, bir şey söylemesi mi gerekiyordu yoksa hiçbir şey söylemeden dönüp gitmeli miydi bilmiyordu. Hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı, söylediklerimde bir yanlış mı var diye düşündü ama bir şey çıkaramadı. Bu esnada zaman geçiyordu ve hala hiç kimseden ses çıkmıyordu. Bir şey söylemek için artık geç olacağını düşündü ve otobüsüne dönmeye karar verdi.

         Arkasını dönüp, otobüsüne doğru yürümeye başlamıştı ki gördüğü görüntü karşısında korkuya kapıldı. Bütün araçlar gitmişti, iki otobüs de, binek araçlar da görünürde yoktu. Bunun bir şaka olmasını diliyordu ama gördüğü şeyler gerçekti, bunun nasıl olabileceğini bir türlü anlamıyordu. Yola doğru koştu ve otobüsü bir umut yakalayabileceğini düşündü, oysa bu oldukça çaresizceydi. Görünürde bir far ışığı bile yoktu. Bütün eşyaları, valizi giden aracın içindeydi ve yanında sadece telefonu ile cüzdanı kalmıştı. Ceketini bile koltuğunda bırakmış inerken yanına almamıştı. Ceketini almayışına pişman olmaya başlamıştı bile, soğuk arttıkça artıyor, rüzgar sanki öfkeyle daha bir hiddetli esiyordu. Kapalı bir alana girmenin doğru olacağını biliyordu. Ne yazık ki etrafında var olan sığınabileceği tek yer çay ocağıydı. Yavaş ve isteksiz adımlarla mekana doğru yürümeye başladı, tezgahın arkasındaki adamın bakışlarını bir saniye bile ayırmadan kendisine baktığını fark etmişti. İçinden ‘’Bu adam yoksa gözlerini hiç benden ayırmadı mı? Hala donuk ve sert bir ifadeyle arsızca bana bakıyor.’’ diye düşündü. Adamın bakışları rahatsızlık vericiydi, yine de kendisine bir şey olmayacağını düşünüp içeri girdi. ‘’Selamın aleyküm.’’ İçeride bulunan üç kişiden de bir cevap gelmedi. Köşede bir yerde çıkışa en yakın bulunan masaya oturdu. Bir gözü adamların üstünde bir gözü yoldaydı. Cebinden telefonunu çıkarıp, otobüs şirketine ulaşmayı denedi. Ama hat yoktu, hiçbir şey çekmiyordu. İçinden şansına küfürler savurup bir yandan da çareler düşünmeye başladı. Aklına yanındaki insanlarla konuşmaktan ve onlara sormaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Yan gözle üç kişiye baktı, iki müşteri kendi arasında kısık sesle konuşuyordu ve arada bir ona göz atıyordu. Tezgahın arkasındaki adam bir şeyle ilgileniyordu, ne olduğunu göremiyordu. Çıkan takır-tukur sesler içeride yankılanıyordu. Rüzgarın kapıyı yalayarak geçişinde çıkan uğultu ortamı iyice gergin kılmaya başlamıştı.

         Elindeki tek çare bu olduğu için adamlarla konuşmayı seçti.

‘’Burda kullanabileceğim bir telefon var mı?’’

Adamlar önce cevap vermediler sonra içlerinden birisi dalga geçer bir ses tonuyla

‘’Noooooldu, otobüsünü mü kaçırdın?’’

‘’Evet, çeken bir telefon var mı?’’

‘’Yok.’’

Adam konuşmayı kestirip atmıştı. Burada daha fazla durmanın güvenli olmayacağını düşündü ve oturduğu yerden kalkarak dışarı çıktı. Rüzgar hala aynı şiddetle esiyordu ve iki eliyle kendisine sarılarak ısınmaya çalışıyordu. Telefonunu çıkarıp tekrar baktı, hala çekmiyordu. Etrafta biraz gezinip çeken bir yer aramaya çalıştı. Yan taraftaki petrol istasyonu terkedilmişti, hurda pompalar ve birkaç adet lastik yerde yatıyordu. O tarafa doğru yürüdü, hala sinyal yoktu. Yan dönüp, mekanın içindeki adamların ne yaptığına bakmak istedi. İçerdeki üç kişi ayaklanmış ve kapıda dikilip ona bakmaya başlamışlardı. Adamların bakışlarında tehlikeli bir şey, tekinsiz bir şey olduğunun farkındaydı. Buradan ayrılmalıydı, otostop çekmenin tek yol olabileceğini fark etti. Yola doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, bir yandan da ara ara dönüp adamlara bakıyordu. Yolun kenarında durdu ve geçen tüm araçlara otostop çekmeye çalışacaktı. Ancak yol tamamen ıssızdı, saniyeler geçiyor ama tek bir araç bile geçmiyordu. Saate baktı, saat 03.42’ydi. En azından bir otobüs, bir tır ya da bir kamyonun geçeceğinden emindi.

         Bir kez daha adamlara dönüp baktı, üçü de yavaş adımlarla ona doğru yürüyordu. Kalp atışları hızlanmaya başlamıştı, bir şeylerin yaklaştığının, bir şeyler olacağının farkındaydı. Adamlarla arasında yaklaşık otuz metrelik bir mesafe vardı. İki-üç saniyeye bir dönüp adamlara bakıyordu. Kara kaşlı, sakallı adamın elinde yarım metrelik bir döner bıçağının olduğunu fark etti. Alnından soğuk terler akmaya başlamıştı, hem donuyordu hem terliyordu. Yol hala bomboştu, adamlar gitgide yaklaşıyor, her geçen saniyede olacaklara bir adım daha atıyorlardı. Aralarında on beş metreden az kalmıştı. Dikilmekte olduğu yerde duramayacaktı, kendini yola attı ve ilk geçen aracı durduracaktı. Yolun ortasında çaresiz bir şekilde dikilmiş bir aracın gelmesini bekliyor bir yandan da adamlara dönüp bakıyordu. Adamlar yolun kenarına varmıştı bile.

         Birkaç saniye daha geçti, gözlerini kapadı. Sonra yüksek bir korna sesiyle olduğu yerde sıçradı. Arkasını dönüp bakınca gördüğü şey kendi otobüsünün geri dönmüş olduğuydu. Mutluluktan, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Sonra adamlara dönüp baktı, sanki sihirli bir şekilde ortadan kaybolmuşlardı. Yaşadıklarının gerçek olup olmadığından emin bile değildi ama artık bitmişti. Koltuğuna oturup, sağından geçip giden bu korkunç yeri seyretti. Rüzgar artık ağaçları kuvvetlice sallamıyordu.