KÖŞE

Kapının arkasından gelen ayak sesleri genç bir teğmenin adımları gibi kendinden emin ve bir o kadar da dikkatli. Ofisin kapısını her sabah ilk o açıyor, ışıkları yakıyor ve çayın suyunu koyduktan sonra masasına geçiyor. Diğer insanlar ona Can diye sesleniyor, ben de bu yüzden Can diyorum. Her ne kadar diğer insanlar gibi görünse de onlar gibi davransa da onun farklı olduğunu biliyorum, en azından benim için öyle. Tahta bedenimin üstüne attıkları çantaları, astıkları ceketleri ve unutup gittikleri eşyaları kaldırıyor ve günde birkaç saatte olsa üstüme oturup çantasından çıkardığı bir kitabı okuyor. Bunu daha çok öğle aralarında ve işinin yoğun olmadığı zamanlarda yapıyor, diğer zamanlar o da plastikten, tekerlekli bir sandalyenin üstüne oturup masasının başından kalkmıyor. Belki de ofisin en ücra köşesinde, gözden en ırak, en unutulmuş köşesinde bulunduğum için burada, benim üstümde kitabını okuyor, bilmiyorum. Her ne nedenle olursa olsun varoluş amacımı gerçekleştirebilmek, insanların kanlı canlı, etten ve kemikten vücutlarını taşıyabilmek bana mutluluk veriyor. Kimi zaman üzerimde biriken tozları bile temizliyor. Yıllardan beri unutulduğum, eski çirkin bir takunya gibi atıldığım bu köşede bir tek o beni hatırlıyor. Her ayağa kalkıp bu tarafa doğru bir adım attığında bana geliyor diye heyecanlanıyorum ama çoğu zaman yanımdan öylece geçip gidiyor, aynı diğer insanların yaptığı gibi. Onu suçlayamam, eskiyim ve yeni plastik sandalyelerde olduğu gibi tekerleklerim yok. Belki üstüme oturan insanların canını yakıyor bile olabilirim ama her zaman böyle değildim. Beni yapan usta odunu elleriyle işlemişti ve ayaklarıma desenler oymuş, güzel bir ahşap rengine boyamıştı. Üzerime de küçük bir minder bağlamıştı ki oturanlar daha rahat etsin. Ama artık ne boyam belli oluyor ne de desenlerim. Üzerime koyulan minder kim bilir kaç yıl oldu kaybolalı, hatırlamıyorum.

                Yıllardan beridir bu köşede, çoğu zaman üzerimde bin bir türlü eşyayla beklerken yaptığım tek şey izlemek oldu. Gelip giden çalışanları, müşterileri, teslimatçıları ve avukatları. Hepsi her seferinde fabrikalardan çıkmış, bir makinenin ellerinde doğmuş plastik sandalyelere oturdular. Oysa o sandalyelerin benim gibi bir ruhu yok, onların ne düşündüklerini gördüm ne de hissettiklerini. Belki de makinelerin ellerinden çıkma oldukları için bu kadar hayatsızlar, bilmiyorum. Aslına bakacak olursak diğer insanların da pek yaşadığı söylenemez ya, içlerinde bir tek Can gülüyor, şaka yapıyor ve kimi zaman üzülüyor. Diğerlerinin yaptığı tek şey masalarında biriken kağıt yığınlarına kafalarına gömmek ve mesaileri bitene kadar zaman geçirmek. Boş vakitlerinde ne bir kitap okuduklarını gördüm ne de birbirleriyle sohbet ettiklerini, Can muhabbet kurmaya çalışınca da onu başlarından savıyorlar, en sevdikleri şeyin kahve ya da çay içmek olduğunu söyleyebilirim. Başka da bir şeyi sevdiklerini düşünmüyorum.

                Zaman artık hızlı geçiyor benim için, günler saat gibi saatlerse dakika. İnsanların hareketleri, çalışmaları ve konuşmaları hızlandırılmış bir film gibi benim için. Zaman bir tek Can geldiğinde yavaşlıyor, onun haricinde hep uykuda gibiyim. Can buradayken hissediyorum, kendim olduğumu ve bir işe yaradığımı, o zaman ölmek istemiyorum. Ama o yokken parçalarımın tekrar toprağa karışacağı zamanı özlüyorum, hatta kimi zaman ağaç olduğum zamanı hatırlar gibi oluyorum, işte en çok da o zamanı özlüyorum. Kuşların dallarımda ötüşmesini ve diğer hayvanların dibimde otlanmasını anımsar gibi oluyorum. Unutulduğum köşeden kurtulmak ve ya Can’ın evinde ya da toprağımda olmak istiyorum.

                Bugün pazar olmalı, ofise gelen giden yok, ışıkları kapalı. Karanlıkta gördüğüm tek ışık kahve makinesinin ve prizin küçük lambasının ışığı. Ofisin içine derin bir sessizlik hakim, bu durumdan rahatsız olmuyorum. Aksine, insanların gürültüsü olmadan her şey çok daha huzur dolu. Yarı uykuya dalmış bir vaziyette beklerken bir parıldama dikkatimi çekiyor. Prizden yükselen ince bir duman ve gittikçe büyüyen bir ışık demeti. Birkaç saniye sonra demet küçük bir aleve dönüşüyor ve plastik priz yanmaya başlıyor. Alevler gitgide büyüyor, etraftaki eşyalara sıçrıyor, önce plastik sandalyelerin bacakları eriyor. Derken bir masa komple tutuşuyor, masanın üstündeki kağıt öbekleri alevleri daha da körüklüyor. Sonum yakın biliyorum, belki birkaç dakikam daha vardır en fazla. Ama zaten alevlerden ya da sonumdan korkmuyorum. Küllerimin toprağa döküleceği zamanı düşleyerek uykuma geri dönüyorum. Keşke Can’ı bir kez daha görebilseydim.

NEFES

NEFESŞehrin sokakları arasında pusulasını kaybetmiş bir denizci gibi dolanıyordu. Etraf oldukça karışıktı ve daha önce hiç gelmediği bu mahalleyi zerre tanımıyordu. Güneş batalı birkaç saat olmuştu ve yolunu bulmak çok daha zor bir hale gelmişti. Sokaktaki insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı, yol sormak için durdurmaya çalıştığı hiç kimse dönüp bakmadı bile. Birkaç metre ötede küçük bir büfe vardı, oraya gidip adres sorabileceğini düşündü. Büfenin tabelası, cılız sokak ışıklarının arasında güneş gibi parlıyordu. Sokakta birçok lamba olmasına rağmen etraf yeterince aydınlık değildi. Saniye başı yoldan geçen arabaların farları sokağın karanlığını bölüyordu. Büfenin önüne geldiğinde, içerdeki adamın yerine sığmakta zorlanan iri yarı bir adam olduğunu gördü. İri adam kendisine seslenilene kadar gözünü küçük televizyonundan ayırmamıştı. Televizyondan gördüğü kadarıyla o akşam iki büyük takımın futbol karşılaşması oynanıyordu.

Adam kendisine ne istediğini öğrenmeyi bekler bakışlarla bakıyordu, o sırada televizyondaki maça gözü takılmıştı. Kendisine bakıldığını hissedince doğruca konuya girdi. Bir kağıtta yazılı adresi göstererek buraya nasıl gidebileceğini sordu. Büfedeki adam böyle bir sebeple rahatsız edildiği için sinirlenmiş gibi gözüküyordu, kendisine sürekli adres soran insanlardan bıkmış olsa gerekti. Adamın baştan savma ve hızlı bir şekilde kurduğu tariften çok bir şey anlayamadı, anlayabildiği birkaç kelimeden bir ipucu çıkarmaya çalıştı. Tarifi anlamadığını belli etmeden teşekkür etti ve büfenin önünden uzaklaştı. Hala açık olan dükkanları aramaktaydı gözleri, adresi tekrar sorabileceği birilerini bulmak istiyordu. Kapalı bir mekana girip biraz ısınmak da hiç fena olmazdı üstelik. Güneşin batmasıyla birlikte hava aniden soğumuştu, üstündeki eski ceket onu ısıtmaya yetmiyordu. Eline biraz para geçince kendisine alacağı yeni bir ceketin hayalini kurarak köşe başındaki bir kafeye doğru yürümeye başladı. Dışardan bir kafe gibi görünen yer içeri girince bir barı daha çok andırıyordu. Loş ışıkların altındaki büyük masalarda insanlar içkilerini içmeye başlamışlardı bile. Rahatsız edici bir müzik etrafta bir curcuna yaratıyordu, kasanın arkasında oturmakta olan gözlüklü kadına yaklaşıp yüksek bir sesle, kağıtta yazan yere nasıl gidebileceğini sordu. Kadın bir makasla düzgün bir biçimde kesilmiş kağıdı eline alıp birkaç saniye duraksadı. Okuduğu adresi hatırlamaya çalışıyor gibi bir görüntüsü vardı, hiçbir şey söylemeden oturduğu yerden kalktı ve bir kapıdan içeri girip gözden kayboldu. Kadının bir şey söylemeden gitmesiyle ne yapacağını bilemedi, fazla bir seçeneği yoktu etrafında içki içip yemeklerini yiyerek eğlenen insanları seyretti. Alışık olmadığı bir ortamdı ve her şey ona bir farklı geliyordu. Kahkahalarla gülen kadınlar, şık giyimli gençler ve ıssız takılan adamlar seyretmesi oldukça keyifli şeylerdi. İnsanları uzaktan sessiz bir şekilde seyretmeyi seviyordu. Bu farklı hobisi kasiyer kadının geri dönmesiyle son buldu. Kadın yüksek sesle, kulağına doğru eğilerek ayrıntılı bir adres tarifi yaptı. Saatlerdir arayıp alamadığı bu güze tarif karşısında oldukça minnettardı. Kadına içten bir şekilde teşekkür etti ve gülümseyerek mekanı terk etti.

Artık nereye doğru gitmesi gerektiğini biliyordu, bir yolunun olması kaybolmaktan çok daha güzel bir durumdu. Kolundaki eski saate baktı ve hala yetişebileceğini görmenin sevinciyle hızlandı. Saat ilerledikçe sokaklardaki insanlar değişiyordu, iş çıkış saatlerinde takım elbiseli insanlar çoğunluktayken şu an daha salaş giyinmiş gençler kaldırımları dolduruyordu. Bütün bu insanların arasından sıyrılarak ilerlemeye çalışıyordu, etraf anlam veremediği bir şekilde kalabalıktı. Birkaç sokak daha insanlara çarpa çarpa ilerledi, kasiyerin tarif ettiği yere varmasına kısa bir mesafe kalmıştı. Bölgeyi bilmemesinden ve akşam karanlığında etrafı net olarak göremediğinden birkaç kez kayboldu. Küçük dükkanlara girerek, insanların tavırlarını ve zorsunmalarına katlanarak adres sordu. Büyük şehrin insanlarını oldukça soğuk ve çıkarcı buluyordu, küçük bir iyiliği bile istemek sanki yapılmaması gereken bir şeydi.

İnsanların azaldığı, arabaların artık daha az geçtiği ve dükkanların çoğunun kapalı olduğu bir mahalleye gelmişti artık. Kaldırımlarda kimseye çarpmadan ilerleyebiliyor ve önünü açık bir şekilde görebiliyordu. Kalabalıktan çıkmış olmanın getirdiği bir rahatlık vardı ama tenha bir sokakta kaybolmuş hissediyordu. Kalabalığın arasındayken kaybolmuş olmak o kadar korkunç ve yanlış değildi. Ama yalnızken yolunu kaybetmenin ayrı bir ürkütücülüğü vardı. Adres sorabileceği bir yer aradı, dükkanlarının çoğunun kepenklerini indirmiş olması ve konuşmaya yeltendiği insanların duraksamadan yürümeye devam etmesi onu biraz sinirlendirdi. Birkaç metre ötede yolun karşısında, eski ışıkları yanıp sönen, ne olduğunu anlayamadığı bir dükkan gördü. Yolun karşısına geçerek buraya doğru ilerledi. Camlara yaklaşmasına rağmen buranın ne dükkanı olduğunu hala anlayamamıştı. Kapıdan içeri girince küçük bir zil tıngırdadı, içeride kimseyi görmüyordu. Tahta tezgahın arkası bomboştu ve içeride tuhaf bir tütsü kokusu vardı. Dükkanın içerilerine doğru birkaç adım attı, ayağının altındaki tahta zemin yüzyıllıkmış gibi gıcırdadı. Rafların çoğu boştu, dolu olanlardaysa ne olduğunu anlayamadığı kutular ve kavanozlar vardı. Yüksek sesle ‘’Kimse yok mu?’’ diye seslendi. Tavandaki birkaç tahtanın gıcırdaması dışında bir ses gelmedi. Rafların arasında dolaşıyor ve yenik düştüğü merakını gidermeye çalışıyordu. Buranın ne olduğunu anlayamamıştı, korkunç bir çekiciliği vardı içerinin. Bir kez daha yüksek sesle ‘’Kimse yok mu? Adres sorup gidecektim.’’ Diye seslendi. Köşedeki tavandan bir merdiven aşağı doğru açıldı, kısa süreli bir gürültünün ardından etraf tekrar eski garip sessizliğine kavuşmuştu. Merdiven açılmıştı ama hiçbir hareketlilik yoktu, birkaç saniye daha bekledi yine de merdivenden aşağı inen kimse olmadı.

Her şey gitgide tuhaflaşıyor diye düşündü, ‘’Merhaba, kimse yok mu?’’ diye kısık sesli bir şekilde konuştu bu sefer. Merdivenin ucunda kimse gözükmüyordu, bir ses de gelmiyordu. Üst katta hiçbir ışık olmadığı belliydi, çünkü son basamaktan sonrası derin bir karanlığa gömülüyordu. Yukarı çıkmalı mıydı, yoksa burayı terk etmeli miydi kararsızdı. Neler olup bittiğini son derece merak ediyordu ama beyni bunun gereksiz bir merak olduğunu ve buradan ayrılması gerektiğini ona sürekli tekrarlıyordu. Merdivenin sonuna bir kez daha baktı, karanlığın arasında parlayan küçük bir nesne gördü. Merakı daha da körüklenmişti ama her zaman yaptığı gibi aklını dinlemeyi seçti. Hızlı adımlarla dükkanın kapısına doğru ilerliyordu. İçinde arkasına dönüp bakmasını söyleyen güçlü bir his oluştu ama bunu göz ardı ederek arkasına bakmadan ilerliyordu. Bir şeyin hemen arkasında olduğunu hissediyordu, bilmediği bir varlık, bir hissiyat içini doldurmuştu. Adımlarını hızlandırdı, kapıya bir adım mesafedeyken ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Eliyle kapıyı güçlü bir şekilde iterek kendini dışarı attı. Kapıdan çıkar çıkmaz arkasına dönüp baktı ve sallanmakta olan kapıdan başka bir şey göremedi. Küçük zil sık aralıklarla tıngırdıyordu.

Korkudan mı bu hisleri uydurmuştu yoksa gerçekten bir şeyler hissetmiş miydi bilmiyordu. Ensesinde hissettiği soğukluğu aklından çıkaramıyordu. Bunun bir hayal olamayacak kadar gerçek olduğunu biliyordu ama bunu kabul etmek istemiyordu. Dükkanın içerisine camlardan bakmaya çalıştı, içeride hiçbir hareketlilik göremedi. Merdiven tavana doğru kapanmış olmalıydı tekrar, bu dükkan onda unutmak istediği hisler oluşturmuştu. Dükkanın ışıkları aniden söndü, burada daha fazla durmak istemiyordu. Sokak sanki daha da tenhalaşmıştı, biraz uzağındaki kapüşonlu bir adamdan başka kimseyi göremiyordu. Az önce hissettikleri yüzünden ne yapacağını bir anlığına unutup yanlış yöne yürümeye başlamıştı. Ters yöne gittiğini fark ettiğinde sokağın başına kadar gelmişti. Hafızasını toparlayıp kendisine tarif edilen şeyleri hatırlamaya çalıştı. Kısa bir süre sonra tekrar kendi yolunda ilerlemeye başlamıştı.

Saatine tekrar baktı ve yetişmek için sadece on beş dakikasının olduğunu gördü. Artık hızlı yürümekten ziyade adeta koşuyordu, sokak lambalarının altından gölgesi oluşmayacak kadar hızlı bir şekilde geçiyordu neredeyse. Birkaç dakika boyunca tempolu bir şekilde koşmaya devam etti, eskisi kadar genç ve atletik bir yapıya sahip olmadığı için nefes nefese kalmıştı. Sokaklar bomboştu, soğuk havada verdiği her nefes duman oluşturarak yüzüne çarpıyordu. Şapkası ve paltosu ona ağırlık yapıyor ve paltosunun kenarları her adımında bacaklarının arasına girmeye çalışıyordu. Verdiği her nefeste biraz daha yoruluyordu, kendini koşunun ritmine odaklamıştı. Verdiği bir sonraki nefeste nemli hava yüzüne çarptı ardından soğuk bir nefes tekrar ensesinde belirdi. Tüyleri diken diken oldu ve adımlarını hızlı bir refleksle hızlandırdı. Soğuk nefesten kaçmaya çalışıyordu sanki ama ne kadar hızlı koşarsa koşsun onu ensesinde hissediyordu. Korkudan arkasına dönüp bakamıyordu, sadece daha hızlı koşmaya çalışıyordu. Nereye gittiğine bakmadan son sürat koşuyordu. Nefesi her hissedişinde biraz daha paniğe kapılıyor ve adımlarını daha sık atmaya çalışıyordu. Birkaç ter damlası alnından burnuna doğru süzüldü, ter ve soğuk korkuyu arttırıyordu. Ne kadar koşarsa koşsun soğuk nefes peşini bırakmıyordu, önündeki ilk sağa doğru döndü. Sonra sola, bir kez daha sağa döndü ara sokaklar arasında peşindeki şeyi atlatmaya çalışıyordu sanki. Soğukluk bir anda geldiği gibi kayboldu, kaybolmasıyla birlikte durdu ve ellerini dizlerine koyarak dinlenmeye çalıştı. Nefes nefese kalmış ve inanılmaz derecede yorulmuştu. İçindeki ürpertiyi atamıyordu ama bir adım daha atacak hali yoktu.

Birkaç saniye sonra nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı, sokak aralarından birinde olmalıydı. Büyük çöp konteynırları ve su birikintileriyle doluydu etraf. Dört bir yanındaki tuğla apartmanlar metrelerce yükseliyordu. Panikle koşması onu şu an hiç olmak istemediği bir yere getirmişti. Ne taraftan geldiğini hatırlamıyordu ve içindeki korku her geçen saniye büyüyordu. Birkaç metre ileri doğru yürüdü sonra bir çıkış bulamayarak aynı yolu geri döndü. Başka bir tarafa yürüdü ama sanki her yer çıkmaz sokaktı. Soğuk soğuk terlemeye başlamıştı, sol eli istemsiz bir şekilde titriyordu. Sol tarafındaki başka bir ara sokağa döndü, burası yirmi-otuz metre düz bir şekilde ilerleyen dar bir sokaktı. Buradan ilerlemeye karar verdi, sokağa adımını attığı ilk anda soğuk nefesi tekrar ensesinde hissetti. Tekrar son hızla koşmaya başladı, ne kadar ilerlerse ilerlesin sokak bir türlü bitmiyordu adeta. Dakikalar boyunca koştu ve gücü tükenene kadar kaçmayı denedi ama sokak o ilerledikçe uzuyordu.

Artık daha fazla kaçamayacağını hissediyordu, birkaç saniye sonra birden durdu. Arkasına dönmenin zamanı gelmişti. Saf korkuyu tüm bedeninde baştan aşağı hissediyordu. Bütün vücudu ter içerisindeydi ama bir yandan da üşüyordu. Önce sağındaki duvara doğru hafifçe döndü ve sağ ayağını birkaç santim çevirdi. Fötr şapkası görüşünü bir miktar kısıtlıyordu. İçinden kendi kendini telkin ederek cesaretini toplamaya çalıştı. Soğuk nefes artık boynunun kenarındaydı. Bütün cesaretini topladı ve ani bir hareketle nefesin geldiği yöne döndü. Soğukluk artık tüm yüzündeydi…

FIRTINA

Fırtına             Rüzgâr serin ve tatlı bir şekilde esiyor, yüzünü okşayarak her geçişinde tenini ürpertiyordu, ara sıra duyulan uğultular ise bir peri masalının içindeymiş gibi hissetmesine neden oluyordu. Sanki ona anlatmak istediği gizemli bir şeyler vardı, uğultular aracılığıyla onunla konuşmak istiyor gibiydi. Ne zaman bir meltem esse kendini bunu düşünmekten alıkoyamıyordu, cansız nesnelere ve olaylara anlam yüklemekten ilginç bir haz duyuyordu. Doğanın kendisiyle iletişim kurduğunu düşünmek, hayata olan bağını güçlendiriyor ve evrenle bir bütün gibi hissetmesini sağlıyordu. Önünde uzanan uçsuz bucaksız, mercan mavisi okyanusu uzun bir süre seyretti. Suyun derinliklerinde barınan milyonlarca canlının enerjisini damarlarında hissetmeye çalıştı ve daha sonra başını beyaz bulutlarla süslenmiş gökyüzüne doğru kaldırdı. Tam o sırada üzerinden geçmekte olan kuş sürüsünü gördü ve içinde ufak bir heyecan hissetti.

Ufuk çizgisinin üstünde belirmekte olan kara bulutları bir süre sonra fark etti, yaklaşmakta olan fırtınayı hava durumundan çoktan öğrenmişti. Şu an hissetmekte olduğu tatlı rüzgârın heybetli bir fırtınaya dönüşecek olması onu son derece şaşırtıyordu. Bu inanılmaz olaya kendi gözleriyle tanık olmak için okyanus manzarasını en iyi görebileceği yere çıkmıştı. Eski deniz fenerinin bulunduğu tepe bütün körfezi ve kasabayı yukardan kapsamlı bir şekilde görebilmesini sağlıyordu. Dünyayı yukarıdan izlemeyi çocukluğundan beri seviyordu, haftada en az bir gün buraya gelip yaşadığı küçük kasabayı ve görüş menzilinde kalan her bir ayrıntıyı doyasıya seyrediyordu. Evlerin, insanların ve arabaların uzaktan küçük birer oyuncak gibi gözükmesi onu keyiflendiriyordu, itinayla yapılmış bir makete bakıyordu sanki. Yaşadığı küçük müstakil evi bile buradan görmek mümkündü, hele elinde bir dürbün varsa bütün kasabanın sırlarını öğrenmek işten bile değildi.

Ama o insanların özel hayatlarını ya da evlerini izlemek için gelmiyordu buraya, onu asıl ilgilendiren şey hayranlık beslediği doğa anaydı. Zaman ilerledikçe fırtına daha da yaklaşıyor ve rüzgar gitgide kuvvetleniyordu. Buradan ayrılmak istemiyordu ama bunun son derece tehlikeli bir eylem olacağını da biliyordu. Bir bebek kadar meraklıydı etrafında olup bitenlere, tehlikeyi göze alıp yaklaşan fırtınayı son anına kadar izlemekte karar kıldı. Eğer rüzgar ayakta duramayacağı kadar şiddetlenirse terkedilmiş deniz fenerine sığınırım diye düşündü ve planı hazırdı. Tepenin en ucunda, ihtişamlı kalın gövdesiyle bir bekçi gibi tepeyi koruyan kayın ağacının yanına gitti. Buradan manzara daha inanılmaz bir şekilde görülebiliyordu. Bu heybetli ağacı deniz feneri ilk inşa edildiği zaman buraya dikmiş olmalıydılar diye düşündü. Ağaç belki de daha eskiydi ama görüntüsü deniz fenerine kıyasla daha güçlü ve canlıydı. Gökyüzüne doğru uzanan onlarca dal, gök kubbeyi ayakta tutan Atlas gibi canlanıyordu gözünde. Ağacın gövdesine bir dostuna sarılırcasına sarıldı ve yaşlı gövdeyi sol eliyle okşadı.

Sırt çantasında büyük bir su, birkaç adet bisküvi, temel ilk yardım malzemeleri, birkaç ıvır zıvır ve sarı renkli balıkçı yağmurluğu vardı. Hava henüz sıcak olduğu için yağmurluğunu evden çıkarken giymeyi tercih etmemişti. Yağmur yağmaya başladığı an, çantasından yağmurluğunu çıkarıp giyindi. Ellerine ve yüzüne düşen damlaları silmeden gökyüzüne uzun bir süre baktı. Rüzgar artık iyice şiddetlenmişti, dengesini koruyabilmek için ağacından gövdesinden bir eliyle destek alıyordu. Rüzgar sanki onun buradan gitmesini ister gibi itekliyordu, kendini koyuverse bir kağıt parçası gibi süzülebileceğini düşündü. Yağmurluğun kapüşonu bir türlü yerinde durmuyordu, her seferinde rüzgarın şiddetiyle kafasından çıkıyordu, rüzgara karşı koyamayacağını anladı ve kapüşonu geri kafasına takmaktan vazgeçti. Saçları yağan yağmurda birkaç saniye içinde tamamen ıslandı, saç telleri öbek öbek toplandı ve suratında uçuşmayacak kadar ağırlaştı.

Deniz fenerinin içine girme vaktinin geldiğini hissediyordu ama bu eşsiz manzarayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu, kendi içinde bir anlaşmaya varıp beş dakika sonra fenerin içine gireceğine söz verdi. Ağacın hemen altında ki eski bir banka tutunuyordu artık, sahile vuran koca dalgaları ve uzaklarda yıldırımların düştüğü yerleri izliyordu. Her bir yıldırım çakmasıyla gökyüzü kısa bir süreliğine aydınlanıyordu ve içinden bunun ne kadar görkemli bir olay olduğunu düşünüyordu. Her düşen yıldırıma, her kıyıya vuran dalgaya, gökyüzünden düşen her bir damlaya sanki ilk kez şahit oluyormuş gibi heyecan duyuyordu. Rüzgar artık onu yerinden söküp savuracak kadar şiddetlenmişti, daha fazla dışarda durmanın mantıksız olacağını anladı ve eski merdivenlerden çıkarak deniz fenerinin içine girdi. Camların çoğu kırık olduğu için fenerin içerisinde de güçlü bir esinti vardı. Sırılsıklam olmuş yağmurluğunu üzerinden çıkarıp kuvvetlice üç kez silkeledi sonra tekrar üzerine giydi. Saçları omuzlarına kadar geliyordu ve onlar da sırılsıklam olmuşlardı, ıslak bir bezi sıkar gibi saçlarını sıkarak fazla suyu uzaklaştırdı. Çantasından cep telefonunu ve kulaklığını çıkardı, telefonda sinyal yoktu. Kulaklıklarını taktı ve kendi hazırladığı listesini oynatmaya başladı. Genelde klasik müzikten oluşan bir liste hazırlamıştı, çalan ilk şey Beethoven’dan ‘’Moonlight Sonata’’ oldu. İçerisi biraz karanlıktı ama gözleri alıştıktan sonra yeteri kadar etrafı görebilmeye başladı. Sanki alelacele terk edilmiş gibiydi içerisi, masalar devrilmiş birkaç eski dosya klasörü yerlere saçılmıştı. Duvarların boyası eskimiş, kurumuş ve yer yer dökülmüştü, birçok noktadaysa rutubet yüzünden kabarmıştı. Zemin kaplamasız ham betondu, yukarıya doğru sarmal bir şekilde yükselen merdivenlerin demirleri paslanmıştı. Küçük yuvarlak pencerelerin camları kırılmıştı, pencerelerin hemen altında cam kırıkları hala duruyordu.

Devrilmemiş masalardan birine doğru yürüdü, masanın üzerini inceledi. Eski bir dolma kalem, paslanmış bir kağıt tutacağı, camı kırılmış bir aile fotoğrafı ve darmadağınık kağıtlar. Aile fotoğrafını eline aldı iki küçük kız çocuğu, bıyıklı bir baba ve orta boylu genç bir anneden oluşan çekirdek aileydi bu. Buraya her gelişinde bu fotoğrafı alır ve birkaç dakika boyunca incelerdi, bıyıklı babanın burada çalışanlardan biri olduğunu hayal ederek deniz fenerinin henüz terk edilmemiş halini kafasında canlandırmaya çalışırdı. Bu aile fotoğrafına karşı tuhaf bir takıntısı oluşmuştu, sanki fotoğraftakiler onun önceden tanıdığı insanlardı. Fotoğrafı masanın üstüne yatırarak bıraktı, fenerin içinde esen rüzgar kağıtların uçuşmasına neden oluyordu. Fırtına o kadar şiddetlenmiş olmalıydı ki eski yapının sallandığını hissediyordu. İçinde ufak bir tedirginlik belirdi, bu binanın sağlamlığı hakkında şüpheleri vardı.

Dışarıya çıkmanın tehlikeli olduğunu biliyordu bu yüzden neler olup bittiğini görmek için fenerin üst katlarına çıkabileceğini düşündü. Sarmal merdivenin paslanmış korkuluklarından tutarak yavaş yavaş basamakları tırmanmaya başladı. Her geçtiği basamakta binanın sallandığını daha net bir şekilde hissedebiliyordu, başını döndürecek kadar olmasa da onu rahatsız edecek kadar sallanıyordu. Kısa bir süre sonra fenerin en üst katına ulaşmıştı, burası zemin kata oranla daha dardı. Gece bekçisinin kalması için tasarlanmış küçük bir odaydı burası, eskimiş demir bazalı bir yatak ve tahta bir komidinden başka pek bir şey yoktu. Bu küçük odanın penceresi şaşılır bir biçimde hala sağlamdı. Pencereye yaklaştı ve dışarda neler olup bittiğini izledi. İlk başta gördüğü manzara karşısında küçük bir şok yaşadı, sonra bunun gerçek olduğunu idrak edene kadar bakakaldı. Okyanusun açıklarında devasa bir kasırga oluşmuştu. Kasırganın denize değen ayağı koyu mavi, gökyüzüne uzanan başı ise koyu gri renkteydi. Dehşete düşmüş bir hayranlıkla kasırgayı seyretmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu gördüğü şey inanılmaz bir olaydı ama bir o kadar da korkunçtu. Eğer kasırga kasabaya doğru ilerlerse birçok can kaybının yaşanması kaçınılmaz olacaktı.

Burada eli kolu bağlı bir şekilde beklemek istemiyordu, kasabaya gitmek ve tanıdığı insanlara herhangi bir konuda yardımcı olmak istiyordu. Merdivenlerden hızlı bir şekilde inmeye başladı, tahta merdivenler her attığı adımda ölüm döşeğindeki bir hasta gibi inliyordu. Attığı sert bir adımda basamak çöktü ve ayağı boşluktan içeri girdi. Zeminle arasında yaklaşık beş metre vardı, ani bir refleksle korkuluklara tutunmuş ve aşağı düşmekten son anda kurtulmuştu. Geri kalan basamakları daha sakin ve tedbirli bir şekilde indi, zemine vardığında kalbi ağzında atıyordu. Fenerden dışarı adımını atmasıyla birlikte rüzgar suratına o kadar kuvvetli bir şekilde çarptı ki bir an tokat yediğini zannetti. Bu fırtınada ayakta durmak neredeyse imkansızdı, ağaçlar rüzgarın kuvveti karşısında adeta secdeye yatmış gibi görünüyordu. Eğilerek sağlam adımlarla ilerlemeye çalıştı, bulabildiği her şeyden destek almaya çabalıyordu. Banklar, tabelalar, ağaçlar ve hatta küçük çalılar bile uçmamasını sağlamak için tutunduğu şeyler arasındaydı. Kayın ağacına dönüp baktı ve bu görkemli ağacın bile rüzgar karşısında çaresiz bir şekilde savrulduğuna şahit oldu. Dallarından bazıları kopmuştu, kalan dalları ise her an kopmak üzereymiş gibi duruyordu. Ağaç için üzüldü ama yapacak bir şey olmadığının da farkındaydı. Rüzgarın hiddeti birkaç saniyeliğine azalmıştı, bunu fırsat bilerek tutunduğu yeri bırakarak geldiği ağaçlı yola doğru fırladı. Son süratle koşuyordu, rüzgarın hiddetini geri kazanması uzun sürmedi, ağaçlı yol rüzgarın etkisini bir nebze azaltsa da dengesini sağlamak hala kolay değildi. Ağaçların dalları korkunç bir şekilde etrafa savruluyordu, kendisine isabet edecek dallardan ve ağaç parçalarından sakınarak yolun sonuna kadar ilerledi. Yolun başında bir ağaç devrilmişti, ağacın üzerinden çevik bir hareketle atladığı sırada elini bir dal parçası yaraladı. Birkaç dakika süren bu yorucu mücadeleden sonra tepeden inmişti, tepe rüzgarın etkisini bir nebze de olsa azaltıyordu ve şu an daha rahat bir şekilde ayakta durabiliyordu.

Telefonunu yokladı, sinyal hala yoktu, bu duruma olan öfkesi uzun sürmedi. Buraya kadar motosikleti ile gelmişti, bu havada motosiklet ile geri dönebileceğinden emin değildi ama koşarak ya da yürüyerek kasabaya varması fazla zaman kaybına neden olacaktı. Motoruna atladı, kontağı çevirip gaza yüklendi, teker kısa bir patinaj yaptıktan sonra hızlı bir kalkış gerçekleşti. Yolda ilerleyen tek bir araç dahi yoktu ama çatılardan düşen betonlar, ağaç parçaları ve cam kırıkları arasında ilerlemek oldukça zordu. Herhangi bir şeye çarpmadan yol almaya çalışıyordu, etrafta hiçbir insana rastlamak mümkün değildi. Perdeleri açık bir evin içinde, bir adam ve kadının telaşlı bir şekilde bir şeyler yaptığını görebildi kısa süreliğine. Etrafında olup bitenleri inceleyerek, bir şeylere çarpmadan ve onu savurmaya çalışan rüzgarda dengesini kaybetmeden elinden geldiğince hızlı bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Bir-iki dakika daha bu şekilde ilerlemeye devam etti, evine yürüme mesafesindeydi, motosikletini bırakıp koşarak devam etmeye başladı. Çatılardan uçan ve balkonlardan düşen bin bir türlü nesneden kaçınarak koşuyordu. Önünü açıkça görebildiği bir sokakta durakladı ve kasırgayı gözleriyle aradı. Birkaç kilometre uzaklıktaki devasa kasırganın deniz fenerine doğru ilerlemekte olduğunu gördü. Kasırga yol üstündeki tekneleri içine çekip gökyüzünde birer oyuncakmış gibi fırlatıyordu. Tepenin kıyısındaki iskeleye yaklaştıkça iskelenin tahtalarını birer birer söktü, binaların çatılarını uçurdu ve son olarak da duvarlarını yerle bir etti. Kasırga fenere gitgide yaklaştı, kayın ağacı kökleriyle toprağa tutunarak son savaşını veriyordu. Deniz fenerinin ilk önce fener kısmı havaya uçtu, sonra bütün betonları yavaş yavaş kasırganın içine doğru sürüklendi. Kayın ağacı dallarının çoğunu kaybetmişti ama inatla toprağa tutunmaya devam ediyordu. Deniz fenerinin büyük çoğunluğu ortadan kayboldu, oradan uzaklaşmakla ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündü. Ama hala orada bulunsaydı başına neler geleciğini düşünmeden de edemedi. Kasırga sanki alacağını almıştı, yavaş yavaş tepeden uzaklaşmaya başlamıştı.

Tepedeki fenerin uçmasıyla, kayın ağacı tek başına kalmıştı. Sanki fener ve ağaç bir ömür birlikte büyümüş iki kardeş gibiydi ve şimdi o kardeşlerden birisi yoktu. Ağaç büyüdüğü toprağa son ana kadar tutunmuştu ve yerini korumuştu ama dallarından büyük çoğunu kaybetmişti. Uzaktan bütün bu olan bitenleri saniyesi saniyesine izlemişti ve gördükleri karşısında ağlamadan duramadı. Birkaç saat önce sarıldığı ağaç ve birkaç dakika önce içinde bulunduğu fener felaketi yaşamıştı. Sanki bütün bunları yaptığı için doğa anaya kızmıştı, kızgınlığın yanı sıra tanık olduğu tüm bunlara hayranlık besledi. Fırtına tamamen dindikten sonra gidip ağaca bir kez daha sarılacağını planladı ve evine doğru yol aldı.

 

Yasak Aşk

Sarı gökyüzü

Sarı bir gökyüzü kadar hastalıklı ve ağır

Bir zehir gibi yavaş ve haince

Köy kahvehanesindeki bir kumarbaz kadar sahtekâr

Ve bir vatan haini kadar utanmaz

 

Yalancı bir çocuk kadar acemice

Ve bir gammaz kadar çıkarcı

Şans oyunları oynatan bir adam gibi

Umut ve hayal taciri

 

Torpilli bir memur gibi işgüzar

Heyecanlı bir genç, sergüzeşt düşkünü

Ufukta kaybolmakta olan bir gemi gibi

Sevgiliye duyduğum aşk-ı memnu

 

NEFRETİN BEDELİ

  Bir insan kendi varlığından nefret ederek yaşayabilir mi? Her sabah güneşin doğmasından nefret ederek ya da aldığı her nefeste acı çekerek mutlu olabilir mi? Bütün gününü kendisiyle savaşarak, sürekli bir arayış içerisinde olarak tamamlayabilir mi? Halit son birkaç yılını her sabah doğan güneşten ve gökyüzünde parlayan uzaktaki yıldızlardan bile nefret ederek yaşıyordu. Onun bu hali sadece nefret olarak tanımlanamayacak kadar derindi, yaşama arzusunun eksikliğiydi, ölüme duyulan özlemdi. Hiçbir şeyden durduk yere rahatsız olmuyordu ama bulduğu sebeplerin çoğu fuzuliydi, sabah uykusunu böldüğü için bir kuşun ötüşünden rahatsız olabilirdi. Ya da küçük bir çocuktan çok gürültü yapıyor diye nefret edebilirdi. Dünyada var olan her bir zerreden nefret etmemek için hiçbir sebebi yoktu ve nefret onu dünyaya bağlayan son büyük duyguydu. Nefretinin başkalarına ve çevresine verdiği zarar neredeyse hiç denecek kadar azdı, en büyük zararı gören çoğu zaman bizzat kendisiydi. Her şeye karşı beslediği bu duygudan bile aslında nefret ediyordu, bu duyguyu o kadar fazla beslemişti ki kendi içinde derin katmanlar oluşturmuştu.

  Yine bu sabah da gözlerini alan güneş ışığından kaçınarak uyandı. Hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu parayı kazandığı işine yine geç kalacaktı. Alarmını bilerek daha erkene kurmuyordu, kasıtlı bir şekilde işe geç kalmak istiyordu. Çalıştığı bu işi, kendi üstünden başkalarının kazandığı büyük paralar olarak yorumluyordu. Bu yüzden o cehenneme ne kadar az giderse, orada ne kadar az zaman geçirirse o kadar rahat edeceğini düşünüyordu. Ona göre patronu asla doymak bilmeyen aç bir canavar gibiydi, müdürleri ise o canavarın artıklarıyla beslenen köpeklerdi. Paraya ihtiyacı olmasaydı bir dakika daha bu işi yapmazdı ama paraya olan muhtaçlığı şu an onu bu işe bağlayan zincirlerdi. İşe gitmeden önce bir şeyler yemesi gerekiyordu, bu zevk alarak yapılan bir kahvaltıdan çok zorunlu bir beslenme rutiniydi. Sabah yediği yiyeceklerin hiçbiri midesine iyi gelmiyordu, bu yüzden oldukça az bir miktarda doyurucu şeyler yemeye çalışıyordu. Çoğu zaman yolda yiyeceği bir poğaçayla öğünü geçiştiriyordu, en ucuz malzemeler yapılmış bu sağlıksız besin aslında mide sorunlarını arttırıyordu. Yine de bunu umursamadan poğaça yemeye devam ediyordu, sağlıklı bir kahvaltı yapamadığı için ekonomik durumunu ve zamanı suçluyordu.

  Hayatında yaşadığı neredeyse her kötü şey için genelde başka insanları ya da başka şeyleri suçluyordu. Sahip olamadığı hayat için, sahip olamadığı mutluluk için hep suçu başkalarında arıyordu, bu yüzden her şeyden bu kadar nefret ediyordu. Başkalarını suçlamakta her zaman haksız olmasa da bunun sorumluluğu kendi üstünden atmak için kullandığı bir kılıf olduğunu kendisi de biliyordu. Bütün hayatı boyunca yaşamaya devam edecek kadar çalışmıştı, işten kaçmanın bir yolunu bulduğu anda o işi bırakıyordu. Bu nedenle hayatındaki birçok insanı kaybetti, çünkü insanlar onun yanındayken kendilerini kullanılmış hissediyorlardı. Halit’e göre kendisinde hiçbir sorun yoktu, kimseye bir zarar vermiyordu, kimseye bir kötülük yapmıyordu. Bu konuda yalan söylemiyordu, bu zamana kadar kimseyi kasten incitmemişti, hiçbir canlıyı bilerek üzmemişti. Hiçbir şeye doğrudan bir zararı yoktu. İnsanlar ondan bir şey bekledikleri için hayal kırıklığına uğruyorlardı, çevresine sürekli kendisinden bir şey beklememelerini hatırlatıyordu. Bir süre sonra bunu anlayan insanlar artık ondan hiçbir şey beklemiyorlardı ve hayatından sessizce çıkıp gidiyorlardı. Halit’in gerçekten kimseye bir zararı yoktu, kimseye bir yararı da yoktu, hatta bu dünya üzerinde bıraktığı tek bir iz bile yoktu. Ona göre dünyanın kendisi başlı başına bir saçmalıktı ve insanlar var olmayı hak etmiyorlardı. Bu yüzden kendi varlığına karşı hiçbir değer beslemiyordu.

  Nihilizmin en uçlarında yaşıyor gibi gözükmesine rağmen hala birçok ahlaki değeri mevcuttu. Asla birine fiziksel olarak bir zarar vermez, asla başkasının hakkını yemezdi. İnsanlardan nefret etmiyordu aslında, nefret ettiği şey insanlığın ta kendisiydi. Tanıdığı çoğu kişiye karşı bir duygu beslemiyordu ama insanların oluşturduğu topluluklardan oldukça rahatsızdı. Kanunlardan, işlerden, savaşlardan, eğitim sisteminden, şehirlerden ve daha birçok düzenden şikayetçiydi ama bunların hiçbirini düzeltmek için bir efor sarf etmiyordu. Belki Halit’i ülkenin başına geçirseler mükemmel bir yönetici olurdu ama asla kendisi böyle bir konuma gelmek için çaba harcamazdı. Ona hazır sunulan birçok şeyi koruyup yüceltebilirdi ama insanlar onun gibi birisine bir şeyler sunmazdı. İçindeki bıkkınlık, pes etmişlik yüzünden kendi potansiyelini hiçbir zaman tam olarak kullanmamıştı. Çünkü buna gerek duymuyordu, neredeyse her şey anlamsız ve gereksizdi.

  Uzun ve rahatsız toplu taşıma yolculuğundan sonra çalıştığı yere varabildi, büyük bir şirkette pek de önemli olmayan bir mevkide çalışıyordu. Kapıdan girdikten sonra karşılaştığı herkese formaliteden selam verip hızlı adımlarla ofisine doğru ilerledi. Her gün gördüğü yüzler ufak tefek istisnalarla birlikte değişmiyordu, onları her gün görmesine rağmen aralarında tatsız bir samimiyetsizlik vardı. İnsanlarla lafın gelişi muhabbet etmesi, formaliteden selamlaşması ve insanlara empoze etmeye çalıştığı fikirleri yüzünden çevresindekiler ondan çekiniyorlardı. Halit’le konuşmak, muhatap olmak oldukça zor bir şeydi. Başlangıçta fikirlerini hemencecik ortaya koymasa da muhabbetin ilerlemesiyle birlikte Halit’in radikal düşüncelerine maruz kalmak işten bile değildi. Bu düşüncelerini o kadar düzgün bir dille ve ustalıkla insanlara dikte ediyordu ki, insanlar üzerlerinde kurulan baskıdan kurtulmak için istemeye istemeye bu fikirler doğruymuş gibi davranmak zorunda kalıyorlardı. Eğer karşı bir fikri savunmaya kalkarlarsa Halit’in kavgacı yanı terbiyesini elden düşürmeden onların üstüne çullanıyordu. Tartışma saatler dahi sürse karşı taraf kabullenene kadar Halit fikirlerini diretmekten vazgeçmezdi. İşte bu yüzden insanlar artık onunla konuşmaktan bıkmışlardı, uzun sohbetlere asla girmiyorlar kısa ve sade konulardan bahsedip konuşmayı bitiriyorlardı.

  Halit her gün olduğu gibi üçüncü kattaki küçük ofisine, öğle arası gelene kadar kendisini kapattı. İşlerini hızlıca bitiriyor ve kalan boş zamanında internette gördüğü her şeyi okuyarak geçiriyordu. Keşfettiği her bilgiyi okumaktan zevk duyuyordu, internette gördüğü her şeyin doğru olmadığını bildiği için okuduklarını birkaç kaynaktan teyit etmeden sindirmiyordu. Bazen kendi kendisiyle aklının içinde derin tartışmalara giriyor ve kendi fikrine karşı nasıl savunma yapılabileceğini gözden geçiriyordu. Böylece insanların ona ne tür cevaplar verebileceğini öngörüyor ve o cevaplara önceden cevap hazırlıyordu. Fikirlerindeki açık noktaları ve eksikleri tespit ediyor bunları nasıl örtebileceğini düşünüyordu. Adeta zihninin içinde bir satranç oynuyor ve birkaç hamle ötesini hesaplayarak adımlarını hazırlıyordu. Halit insanların fikirlerine aslında saygı duyabilirdi ama bunun için sağlanmasını öngördüğü bir kriter vardı, insanların fikirlerini savunma şekilleri. Eğer karşısındaki düşüncelerini düzgün bir şekilde savunup, ifade edebiliyorsa Halit ona katılmasa da o fikre saygı duyardı. Ama bu zamana kadar kendini iyi bir şekilde ifade edebilen bir insanla pek karşılaşmamıştı. İnsanların çoğu kendi fikirlerine sahip bile değildi, başkalarının ortaya attığı şeyleri kendilerininmiş gibi kabullenmişlerdi ve böyle davranıyorlardı. Kabullendikleri düşüncenin özünü sorgulamamış bunun üzerinde kafa yormamışlardı, bu nedenle Halit onların fikirlerine asla saygı duymuyordu ve sonuna kadar üzerlerine gidiyordu. Bunu yaparak onları zorla düşünmeye sevk edebileceğine inanıyordu ancak insanlar bu baskıdan kaçmak için sohbeti erkenden bitiriyorlardı ve Halit’in beklediği sonuç hiçbir zaman gerçekleşmiyordu. İnsanları düşünmeye zorluyordu ve zorla yapılan her şeyde olduğu gibi bu çabası da bir sonuç vermiyordu.

  Öğle yemeğini genellikle tek başına yiyordu, boş bir masa bulamadığı ya da iş arkadaşlarının onu masalarına davet ettiği zaman mecburen insanlarla birlikte yemek yiyordu. Yemek yerken sohbet etmez, gerekmedikçe konuşmaz, daha çok çevresini izler ve dinlerdi. Bunun gibi zamanlarda çevresindeki insanlar hakkında bir şeyler öğreniyor ve onları yavaş yavaş tanıyordu. Kişileri birer yapboz gibi çözmeyi, onların karakterlerini analiz etmeyi küçük bir hobi olarak edinmişti. İnsanları tanıyor olmanın kendisine bir üstünlük getirdiğini hissediyordu çünkü karakterini tanıdığı bir insanı nasıl manipüle edeceğini daha iyi biliyordu. Bunun haricinde binaların mimarisini incelemek, canlıların anatomilerini araştırmak gibi yine bilgi edinmeye dayanan birçok küçük hobisi vardı. Bu edindiği gerekli ya da gereksiz her tür bilgi onu heyecanlandırabiliyordu, yaşama isteği olmayan birisine oldukça tezat bir şekilde, dünyanın varoluşuna karşı büyük bir ilgi ve hayranlık besliyordu.

  Kimi zaman bu her şeyden bıkmış ve nefret eden taraflarından rahatsız olup kendini düzeltmeye çalıştığı da oluyordu Halit’in. Ama ne kadar çaba sarf etse de bir ok gibi saplanmıştı bu tutum hayatına. Her çabaladığında daha çok hayattan nefret ediyordu, yaşamayı sevmek için bir neden aradığında bulduğu şeyler tam tersi yönde etki yaratıyordu. En büyük hobisi olan düşünmeyi suçladı bunun için bir süre, bütün bunların sebebin çok düşünmesi olduğuna karar kıldı. Daha az düşünmeyi, daha çok yapmayı denedi, insanlarla kaynaşmayı onlara saldırmamayı denedi. Bir süre bunda başarılı oldu, arkadaş çevresi edindi hatta sevgilisi bile oldu bir süreliğine. Ama sonra her şey tekrar bir rutine bağladı ve aklına vurduğu zincirler büyük bir patlamayla parçalandı. Hiç olmadığı kadar derin bir depresyona sürüklendi, mutlu olmayan bir insanın yakınında bulunmak istemeyen arkadaşları ve sevgilisi zamanla ondan uzaklaştı ve başladığı yere geri döndü, eskisinden daha yaralı bir şekilde.

  Halit öğleden sonrayı da öğleden önce gibi geçirdi, müdürleriyle tartışmaya girmeden bir ofiste kendini kapatarak. Mesaisi bitince balık istifi gibi toplu taşımayla evine döndü, akşam yine sevmediği bir kitabı okuyarak uykuya daldı. Rüyasında yine eski sevgilisini, hayatındaki tek sevmiş olduğu kadını gördü. Rüyası yaşadığı hayattan çok daha güzel gelmişti ona, hiç uyanmak istemedi. Rüya gördüğünün farkındaydı ama bunu göz ardı etti ve hayatında nadir zevk aldığı anlardan birini sonuna kadar yaşadı. Oysa bir rüya ne kadar sürebilirdi zaten, en fazla yirmi saniyeliğine mutlu olmuştu aslında.

  Halit bütün bir ömrünü bu şekilde geçirdi yıllarca aynı işe, sevmediği işine giderek. Nefret ettiği toplu taşımada saatler harcayarak ve bir insanın olmaması gerektiği kadar yalnız kalarak. Bu halinden kurtulmayı birkaç kez daha denedi, hatta bir keresinde neredeyse evlenecek kadar uzun bir süre iyi kalmayı başarabilmişti. Antidepresanları aylarca kullanmamıştı ve hiç olmadığı kadar mutlu olmuştu. Bir kitap bile yazmıştı, işinden istifa edip sevdiği şeyi yapma noktasına kadar gelmişti ki yine o büyük kırılma anlarından birine yakalandı. Yakasını ölüm gibi bırakmayan nefret ve düşünme hastalığı geri gelmişti. Birkaç aylığına ondan kaçmayı başarabilmişti sadece, eninde sonunda onun pençesine düşmüştü. İşte o an mutlu olmak için doğmamış olabileceğini düşündü Halit, belki de hiç var olmamış olması gerekiyordu. Doğması ve bu yaşa kadar hayatta kalması korkunç bir hataydı belki de. Bu düşünceler aklını zehirli bir yılanın ısırığı gibi kirletti. Şehrin boş sokaklarında bir gece yarısı dolaşmaya çıktı, bu onun sokaklardaki son yürüyüşüydü.

DÖNÜŞ

         Ardı arkası kesilmeyen virajlar, her saniye hissedilen sallantı ve oturmakta olduğu eski koltuk, bütün bunlardan bıkmıştı. Birkaç saatlik yolu kalmış olmalıydı ama buna nasıl katlanacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yolun en virajlı ve en zor kısımlarını atlatmış olmayı umut ediyordu, kusmamak için kendini zor tutmuştu. Girdikleri ilk dinlenme istasyonunda kendini mavzerden fırlayan bir fişek gibi dışarı atmıştı. İçerideki boğucu havadan ve nereden geldiğini bilmek bile istemediği ayak kokularından kurtulmak için insanları iterek yolunu açmıştı. Hava buz gibiydi, rüzgar her estiğinde soğuk iliklerine kadar işliyordu. Yoldan geçen arabaların farları gözünü alıyor ve karanlığa alışmasını zorlaştırıyordu.

         Burası küçük bir yerdi ve fazla bir araçta yoktu. Oturup, çay eşliğinde sigarasını tüttürebileceği bir yer aradı göz ucuyla. Beş-on metre ilerde bir benzin istasyonu onun hemen yanı başında da küçük bir çayhane vardı. Mekan son derece bakımsızdı, sandalyeler pislik içindeydi ve içlerinden en temizini seçip oturdu. İçeriye seslenerek çay istedi ve cebinden çıkardığı sigarayı kibritle yaktı. Sigaradan her nefes alışında soğuk hava da ciğerlerine akın ediyordu. Verdiği nefes kocaman bir buhar bulutu oluşturup gökyüzüne yükseliyordu. Çayın gelmesini beklerken etrafı seyretmeye koyuldu. Kendi otobüsünden başka sadece bir otobüs daha vardı onun haricinde iki tane de binek araba vardı. Kendisiyle birlikte sadece üç- beş kişi araçtan inmişti, diğerleri ya uyukluyordu ya da soğuk yüzünden inmek istememişlerdi. Etraf beklemediği kadar sessizdi, sessizliği bozan şeyler ara sıra yoldan geçen araçlar ya da böceklerin çıkardığı seslerden ibaretti.

         Sigarasının yarısına gelmişti ama söylediği çay halen önünde değildi. Ayağa kalkıp kapıya yaklaştı ve içeri uzanarak ‘’Usta benim bir çay vardı, ne oldu?’’ diye seslendi. Mekanın içinde tezgahın arkasında beklemekte olan kara kaşlı, sakallı bir adam ve iki müşteriden başka kimse yoktu. Tezgahın arkasındaki adam ona dönerek baktı, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. İçeriye derin bir sessizlik hakimdi, müşteriler de konuşmayı kesmiş ve donuk bakışlarla ona bakar olmuştu. Bu tuhaf andan bir nebze ürkmüştü, bir şey söylemesi mi gerekiyordu yoksa hiçbir şey söylemeden dönüp gitmeli miydi bilmiyordu. Hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı, söylediklerimde bir yanlış mı var diye düşündü ama bir şey çıkaramadı. Bu esnada zaman geçiyordu ve hala hiç kimseden ses çıkmıyordu. Bir şey söylemek için artık geç olacağını düşündü ve otobüsüne dönmeye karar verdi.

         Arkasını dönüp, otobüsüne doğru yürümeye başlamıştı ki gördüğü görüntü karşısında korkuya kapıldı. Bütün araçlar gitmişti, iki otobüs de, binek araçlar da görünürde yoktu. Bunun bir şaka olmasını diliyordu ama gördüğü şeyler gerçekti, bunun nasıl olabileceğini bir türlü anlamıyordu. Yola doğru koştu ve otobüsü bir umut yakalayabileceğini düşündü, oysa bu oldukça çaresizceydi. Görünürde bir far ışığı bile yoktu. Bütün eşyaları, valizi giden aracın içindeydi ve yanında sadece telefonu ile cüzdanı kalmıştı. Ceketini bile koltuğunda bırakmış inerken yanına almamıştı. Ceketini almayışına pişman olmaya başlamıştı bile, soğuk arttıkça artıyor, rüzgar sanki öfkeyle daha bir hiddetli esiyordu. Kapalı bir alana girmenin doğru olacağını biliyordu. Ne yazık ki etrafında var olan sığınabileceği tek yer çay ocağıydı. Yavaş ve isteksiz adımlarla mekana doğru yürümeye başladı, tezgahın arkasındaki adamın bakışlarını bir saniye bile ayırmadan kendisine baktığını fark etmişti. İçinden ‘’Bu adam yoksa gözlerini hiç benden ayırmadı mı? Hala donuk ve sert bir ifadeyle arsızca bana bakıyor.’’ diye düşündü. Adamın bakışları rahatsızlık vericiydi, yine de kendisine bir şey olmayacağını düşünüp içeri girdi. ‘’Selamın aleyküm.’’ İçeride bulunan üç kişiden de bir cevap gelmedi. Köşede bir yerde çıkışa en yakın bulunan masaya oturdu. Bir gözü adamların üstünde bir gözü yoldaydı. Cebinden telefonunu çıkarıp, otobüs şirketine ulaşmayı denedi. Ama hat yoktu, hiçbir şey çekmiyordu. İçinden şansına küfürler savurup bir yandan da çareler düşünmeye başladı. Aklına yanındaki insanlarla konuşmaktan ve onlara sormaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Yan gözle üç kişiye baktı, iki müşteri kendi arasında kısık sesle konuşuyordu ve arada bir ona göz atıyordu. Tezgahın arkasındaki adam bir şeyle ilgileniyordu, ne olduğunu göremiyordu. Çıkan takır-tukur sesler içeride yankılanıyordu. Rüzgarın kapıyı yalayarak geçişinde çıkan uğultu ortamı iyice gergin kılmaya başlamıştı.

         Elindeki tek çare bu olduğu için adamlarla konuşmayı seçti.

‘’Burda kullanabileceğim bir telefon var mı?’’

Adamlar önce cevap vermediler sonra içlerinden birisi dalga geçer bir ses tonuyla

‘’Noooooldu, otobüsünü mü kaçırdın?’’

‘’Evet, çeken bir telefon var mı?’’

‘’Yok.’’

Adam konuşmayı kestirip atmıştı. Burada daha fazla durmanın güvenli olmayacağını düşündü ve oturduğu yerden kalkarak dışarı çıktı. Rüzgar hala aynı şiddetle esiyordu ve iki eliyle kendisine sarılarak ısınmaya çalışıyordu. Telefonunu çıkarıp tekrar baktı, hala çekmiyordu. Etrafta biraz gezinip çeken bir yer aramaya çalıştı. Yan taraftaki petrol istasyonu terkedilmişti, hurda pompalar ve birkaç adet lastik yerde yatıyordu. O tarafa doğru yürüdü, hala sinyal yoktu. Yan dönüp, mekanın içindeki adamların ne yaptığına bakmak istedi. İçerdeki üç kişi ayaklanmış ve kapıda dikilip ona bakmaya başlamışlardı. Adamların bakışlarında tehlikeli bir şey, tekinsiz bir şey olduğunun farkındaydı. Buradan ayrılmalıydı, otostop çekmenin tek yol olabileceğini fark etti. Yola doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, bir yandan da ara ara dönüp adamlara bakıyordu. Yolun kenarında durdu ve geçen tüm araçlara otostop çekmeye çalışacaktı. Ancak yol tamamen ıssızdı, saniyeler geçiyor ama tek bir araç bile geçmiyordu. Saate baktı, saat 03.42’ydi. En azından bir otobüs, bir tır ya da bir kamyonun geçeceğinden emindi.

         Bir kez daha adamlara dönüp baktı, üçü de yavaş adımlarla ona doğru yürüyordu. Kalp atışları hızlanmaya başlamıştı, bir şeylerin yaklaştığının, bir şeyler olacağının farkındaydı. Adamlarla arasında yaklaşık otuz metrelik bir mesafe vardı. İki-üç saniyeye bir dönüp adamlara bakıyordu. Kara kaşlı, sakallı adamın elinde yarım metrelik bir döner bıçağının olduğunu fark etti. Alnından soğuk terler akmaya başlamıştı, hem donuyordu hem terliyordu. Yol hala bomboştu, adamlar gitgide yaklaşıyor, her geçen saniyede olacaklara bir adım daha atıyorlardı. Aralarında on beş metreden az kalmıştı. Dikilmekte olduğu yerde duramayacaktı, kendini yola attı ve ilk geçen aracı durduracaktı. Yolun ortasında çaresiz bir şekilde dikilmiş bir aracın gelmesini bekliyor bir yandan da adamlara dönüp bakıyordu. Adamlar yolun kenarına varmıştı bile.

         Birkaç saniye daha geçti, gözlerini kapadı. Sonra yüksek bir korna sesiyle olduğu yerde sıçradı. Arkasını dönüp bakınca gördüğü şey kendi otobüsünün geri dönmüş olduğuydu. Mutluluktan, gözünden birkaç damla yaş süzüldü. Sonra adamlara dönüp baktı, sanki sihirli bir şekilde ortadan kaybolmuşlardı. Yaşadıklarının gerçek olup olmadığından emin bile değildi ama artık bitmişti. Koltuğuna oturup, sağından geçip giden bu korkunç yeri seyretti. Rüzgar artık ağaçları kuvvetlice sallamıyordu.