TAKINTI

                Onu gördüğüm ilk anı hala dün gibi hatırlıyorum. Bir köşe başında, sokak lambasına sağ omzuyla dayanmış ve gözlerini yola dikmiş bir şekilde duruyordu. Saçları her zamanki gibi temiz ve parlaktı, yüzünün tam olarak görünmesini engellemek için yine buklelerini kullanıyordu. Tamamen rastgele bir şekilde görmüştüm onu, gözlerim etrafta olup bitenleri avare bir şekilde izlerken birden görüş açıma girmişti. Bir müddet duraksamıştım, gözlerim gördüğü şey karşısında tepkisizdi ama içimde volkanlar patlıyor ve Pompei’yi yerle bir ediyordu. Şu an bile anlam veremediğim, ne olduğunu tam olarak adlandıramadığım bir şeyi fark etmiştim, eski zamanlarda insanların anlayamadıkları şeylere büyü demesi gibi işte ben de buna büyü diyorum. Elbette o bir büyü yapmadı, hiç kimse yapmadı, belki de ben kendi kendimi büyüledim. Dipsiz bir boşluktaydım ve ruhum, bedenimin yaşayan bir ölüye dönüşmesini engellemek için tutunacak bir şeyler aradı. Ondan önce de ondan sonra da bu tür geçici dal parçalarına tutundum ama onunki bir dal parçası kadar kırılgan ve güçsüz değildi, haşmetli bir ağacın kalın gövdesi gibiydi. Bunu kimsenin anlamasını beklemiyorum çünkü anlamlandırılması gereken bir şey değil, bu hayatta her şey anlamlı olması gerektiği için olmuyor. İşte bu durumda onlardan biri. Kimileri halimi bilse, düşüncelerimi okuyabilse benim bir deli olduğumu hatta benim kötü ve tehlikeli olduğumu bile düşünebilir. Ama ben ne deliyim ne de kötü, tehlikeli olabilirim ama bu kasten yaptıklarımdan ziyade istemsizce yaptıklarımdan kaynaklanmakta.

                Bugün kapıma polis dayandığında ilk önce paniğe kapıldım. Tutuklanmaktan ve özgürlüğümün elimden alınmasından çok korkuyorum, eğer demir parmaklıklar ardına kapatılırsam onu göremem, onu duyamam. İlk başta kapıyı açmakta tereddüte düştüysem de bunun daha kötü bir sonuca gidebileceğini düşünüp kapıyı istemeye istemeye açtım. Polisler solgun tenim ve heyecandan titreyen ellerim nedeniyle beni bir esrarkeş sanmış olmalılar, bu yüzden benimle saygısızca ve hiddetli bir şekilde konuştular. Oysa ben uyuşturucudan dolayı değil içerinin yeterince ışık almayan yapısı yüzünden solgun görünüyordum. Tabi doğuştan gelen beyaz tenimde bunun cabası. Sakin kalmaya çalışan bir ses tonuyla ‘’kimi aramıştınız?’’ dedim. Bana tanımadığım bir isimden bahsettiler, ismi tanımadığımı, burada öyle birinin yaşamadığını söylediğimdeyse bana inanmadılar. Onları bu konuda suçlayamayacağım. Yaklaşık on dakika boyunca buraya nasıl taşındığımı ve söylediklerimin doğru olduğunu anlatmak için dil döktüm. En son giriş kattaki adama gidip, söylediklerimi ve olanları doğrulattığımda bana inandılar ve yakamı bıraktılar. Olayın ne olduğunu, o ismi ne için aradıklarını sormadım zaten sorsam da söylemeyeceklerinden emindim. Ama sonradan da anlayacağım üzere sordukları kişi benden önceki kiracıydı, anlaşılan adresini uzun bir zamandır değiştirmemişti ve hala burada yaşıyor görünüyordu.

                Küçük çaplı bir heyecan ve korku yaşasam da olayın kısa sürede hallolması ile rahatlamıştım. Bir an onsuzluk ve hapis gibi düşünceler zihnimi ele geçirmişti, bunun benim için ne denli büyük bir felaket olacağını bir kez daha hissettim. Büyük ihtimalle, hapse girersem kendimi bir şekilde öldürürüm. Buna uçurumun kenarında olmasam da cesaret edebilirim diye düşünüyorum. Şakağıma bir silah dayayıp tetiği çekmek, kendimi bir ipe asmaktan ya da bileklerimi kesmekten çok daha kolay olacaktır ama yine de bunları da yaparım. Başkaları tarafından yargılanmaktansa ve bulunmayı istemediğim bir yerde zorla alıkoyulmaktansa ölmek çok daha özgür ve şahsi bir seçim değil midir? Kendi cezanı kendin kesmek, aptal bir arabanın, yoldan karşıya geçerken seni öldürmesinden veya yine anlamsız bir şekilde hayatını kaybetmekten çok daha iyi bir son olmaz mı? Eğer bir gün bana nasıl ölmek istediğimi soracak olurlarsa, kendi ellerimden ölmek istediğimi söyleyeceğim. Hiçbir şeye ve hiçbir işe karışmadığım bu hayatta karar vermek istediğim tek konu kendi yaşamımın nasıl sonlanacağı olacaktır. Ölümü düşleyen, ölüme övgüler yağdıran sürrealist insanlardan değilim ama onu göremeden yaşayacak olmayı hayal bile edemiyorum. Bazı geceler kabuslarımda bu durum vuku buluyor ve kan ter içinde uyanıyorum. Kalbim sıkışıyor ve nefesim kesiliyor, onsuzluk düşüncesi bile bir zehir gibi kanımı kirletiyor.

                Bu aşk değil, sevgi değil, şehvet değil. Bu körü körüne inanılan, anlamsızca tapılan bağnazlıktan başka bir şey değil. Ona karşı hissettiklerim, düşüncelerim ve hayallerim bir zırvalıktan ibaret. Bunu biliyorum, ne kendimi kandırmaya çalışıyorum ne de bir başkasını. Bunları bilmemse hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmeyecekte. Bilmek ve farkında olmak anlamsız, etkisiz ve yetersiz şeyler benim için. Ben ona mecburum, onun varlığına, onun bende uyandırdığı hislere muhtacım. Onsuz ben, yapraksız bir ağaca ve terk edilmiş bir şehre benzerim. Evet biliyorum onsuzluk gerçek anlamda beni öldürmez ama elimde kalan şeye de yaşamak denilemez. Böyle bir yaşantının, sıradanlığın ve banalliğin içine düşmek ne denli büyük bir felaket bunu çok iyi biliyorum çünkü yıllarca farkında olmadan bu felaketin içinde yaşadım. Onu bulduktan sonra, onsuzken ki halimin ne denli acınası ve sefil olduğunu anladım. Yalnızlığımı ve kimsesizliğimi çok daha iyi duyumsadım ve şimdi bir kez daha eski halime dönemem. İşte bundan bahsediyorum, o hale dönmektense ölmeyi yeğlerim. Hatta ve hatta bedenime yapılacak bin bir türlü işkenceyi, göğsüme saplanacak bıçakları, derimi yüzecek cellatları ve gözlerime mil çekecek işkencecileri yeğlerim onsuzluğa. Onursuzluğu, dışlanmayı ve alçaklığı ve hatta kötülüğü yeğlerim onsuzluğa. Bu denli deli düşünceler içerisindeyim ama umurumda değil hem de hiç değil. Kendi hakkımda düşündüklerim, kendime yönelttiğim eleştirilerim ve özgüvenimin aşağılanışı bile umurumda değil.

                İşte ben bu aciz durumdan sıyrılmak ve seni daha fazla duyumsamak için önüme ne tür engel çıkarsa çıksın aşacağım ve bu yol beni ölüme dahi götürse durmayacağım. Kendime yemin ediyorum, ruhumun her bir zerresi boşlukta sonsuza dek kaybolacak dahi olsa seni iliklerime kadar duyumsamadan vazgeçmeyeceğim. Yapacaklarım aşağılıkça ve aymazca dahi olsa bunlar beni caydırmayacak, büyük lokma yemektense büyük söz söylemeyi tercih ediyorum.

                İşte geliyorsun, adımlarını gözlerimi ayıramadığım bir film gibi seyrediyorum. Kokunu bir av tazısı gibi içime çekmeye çalışıyorum, metrelerce öteden de olsa sıcaklığını hissetmeye çalışıyorum. Dur bir dakika, yine kendimi kaptırdım senli benli olduk. Daha sakin ve daha temkinli olmalıyım. Acele etmenin hiçbir şeye faydası yok, gerekirse yıllarca sabrederim ama birkaç gün kazanacağım diye bir çuval unu suya atamam. Bir süre daha ‘’o’’ olmalısın benim için. Kanım kaynasa da bekleyeceğim.

TAKINTI

                Her sabah ve her gece yürüdüğün yolları, ezberledim attığın her adımı, duraksadığın her anı ve yaptığın her hareketi biliyorum artık. Gözünün sol yanına düşen bir bukle saçını, ince ve uzun parmaklarınla nasıl geriye attığını, bunu yaparken yan gözle arkana baktığını biliyorum. Sandığımdan çok daha temkinli ve çok daha cesurmuşsun bunu da öğrendim. Bu yüzden artık seni sokaklarda takip etmenin bir manası yok, eğer işine gitmediğin bir an olursa o zaman bunu tekrar düşünebilirim.

                Giriş katta oturan ellili yaşlarındaki, ince dudaklı, huysuz adam sana büyük bir kin besliyor. Daha sormama bile gerek kalmadan senin hakkında bildiği her şeyi büyük bir nefretle bana anlattı. Senin ne denli ahlaksız, kirli ve iğrenç bir insan olduğundan bahsetti. Elbette ben öyle düşünmüyorum, bu ahlak bekçisinin bildiği tek şey kendi doğruları, kalan her şey yanlış onun için. En çok da senin sigara içmenden nefret ediyor, o gün yarı sönmüş izmariti apartmanın içine sokman adamın tepesini attırmış. Sigaraya karşı derin bir düşmanlığı var, elbette sigarayı övecek değilim ama neden bu denli büyük bir nefret besliyor merak etmeden geçemiyorum. O izmaritin bile kokusunu alması beni bir hayli şaşırttı, o adama dikkat etmem gerek, burnu bir köpek kadar keskin olmalı. Kulakları bir ceylan gibi ve daha saymayacağım birçok hayvan özelliğine sahip. Her ne kadar şu an onunla dostane ilişkiler kuruyor olsam da beni de bir gözüyle izleyeceğinden hiç şüphem yok. Başkalarının hayatlarına burnunu sokmayı adeta bir vazife edinmiş.

                İşte, yine geliyorsun, sokağın başındaki sokak lambasının altındasın. Son bir haftadır sigaranı orada içiyorsun, artık apartmana yakın bile olmamaya dikkat ediyorsun, biliyorum. Sokak lambasının sarı ışığı altında biraz solgun görünüyorsun, yoksa hasta mısın? Birkaç dakika sonra, sigaran bitince izmariti yere atıp yürümeye başlıyorsun. Artık, çevre eskisi kadar umurunda değil ha. Bu konuda seni yargılamıyorum, zaten hiçbir konuda seni yargılamam bundan şüphen olmasın. Şimdi yüzünü, ayın beyaz ışığı altında daha canlı görebiliyorum, demek ki solgun değilmişsin, buna sevindim. Pencerenin önünde perdelerin arkasına saklanmış bir şekilde seni izliyorum, bu yaptığımı bilsen benim hakkımda ne düşünürdün bilmiyorum. Belki bundan rahatsız olurdun belki de umursamayıp, hiç fark etmemiş gibi davranırdın. İkinci seçeneğe daha çok şans veriyorum çünkü senin hayatta olan zorluklara, tuhaflıklara ve sorunlara umursamaz bir tavırla yaklaşabildiğini gördüm. Gerekmedikçe bir kavgaya dahil olmuyorsun, gerekmedikçe bağırıp çağırmıyorsun ama zamanı geldiğinde de hakkını çekinmeden, korkusuzca ve öfkeyle aramaktan geri kalmıyorsun. O gün dişi bir aslan gibi bağırışını ve adamın yüzüne öfkeyle bakan gözlerini unutmuyorum, bu yönünü tanımam iyi oldu. O gün ne denli hınçla ve kuvvetle kendini savunduysan da bugün yeni bir tatsızlık çıkmasın diye tedbirli davranıyorsun, bunu son derece akıllıca bulduğumu itiraf etmeliyim.

                Apartmanın giriş kapısını açtığını ta buradan duyabiliyorum, kapı o denli ağır ve eski ki açılırken doğum yapan bir balina gibi inliyor. Sonra adımlarının sesi kulağıma ilişiyor, her basamakta zemine çarpan tok ayakkabı sesleri duvarlardan yankılanıp kapımın önüne kadar geliyor. Harekete geçsem iyi olacak, eğer şimdi harekete geçmezsem seni kapının önünde yakalayamayacağım. Kapımın önünde bekliyorum, ayakkabılarım ayağımda, bir gözüm kapı deliğinde. Ayak seslerini dinliyorum, ikinci kata çıkmaya başladın, git gide yaklaşıyorsun. Anahtarı cebime atıp evden çıkıyorum, şimdi ikimizde aynı izbe apartmanın koridorundayız. Apartman boşluğundan bakıyorum, seni göremiyorum, açı çok dar ama koridorun yanan ışığından nerede olduğunu anlıyorum. Merdivenleri inmem gerek yoksa kapıdan içeri gireceksin ve seninle yüz yüze tanışma fırsatını kaçıracağım. İnmem gerek ama ayaklarım zincirle bağlanmış gibi hareketsiz, buz kesmiş gibiyim kolumu bile kıpırdatamıyorum. Bilinmez bir güç tarafından engelleniyorum adeta, cesaretim yetersiz ya da özgüvenim mi eksik bilmiyorum. Belki de işlerin istediğim gibi gitmemesinden korkuyorum çünkü seninle tanışmam bir felakete dönüşürse ne denli büyük bir çöküşe gireceğimi içten içe biliyorum. Bir yanım seninle tanışmak için sabırsızlanıyor, heyecanlı ve cesur. Diğer tarafımsa daha temkinli, daha soğuk ve daha çekimser. Aslında o gün kısa bir karşılaşmamız olmuştu, yüz yüze bakışmıştık ama hem çok kısa bir süre zarfında gerçekleşmişti hem de birbirimizle bir tek kelime etmemiştik. İçeri girmemle birlikte adam evine geri döndü sen de hızlı adımlarla merdivenlerden çıktın. Tabi sonrasında adamla küçük bir konuşma yaşadık ama sen bu arada çoktan içeri girmiştin.

                Zaman geçmeye devam ederken akan her saniye lehime yazılıyordu, ben kaskatı kesilmiş bacaklarımı hareket ettirmeye çalışırken, sen evinin kapısına varmıştın bile. Seslerden anladığım kadarıyla ceplerini karıştırıyordun, anahtarlarını bulman an meselesiydi. Ne kadar çabaladıysam da bedenime söz geçiremedim, sanki bedenim neyin doğru olduğunu ruhumdan daha iyi biliyordu ve beni büyük bir hatadan döndürmek için çabalıyordu. Evinin kapısını açıp içeri girmenle birlikte ayaklarımın ve kollarımın gizli bağı çözüldü. Bu yaşadığım şey karşısında şaşırmıştım, ama bir yandan da rahatlamıştım. Bunu bir işaret olarak kabul edip seninle tanışma mevzuunu sonraya bırakmaya karar verdim. Böylesinin daha iyi olacağını şimdiden hissediyordum. Belki de çok çabuk ‘’sen’’ demeye başladım, ‘’o’’ olmaya devam etmelisin belki de. ‘’Sen’’ olmak bu kadar hızlı erişilebilecek bir mevkii olmamalı, bedenimin bunu düşündüğünü biliyorum. O yüzden bir süre daha ‘’o’’ olmalısın.

                O içeri girdikten artık koridorda durmanın bir anlamı yoktu, içeriye girmeye hazırlanırken apartmanın içinde yankılanan çığlıklarla irkildim. Bu öfke dolu ama bir yandan da acıyla haykıran çığlıklar hemen yan komşumdan geliyordu. Çığlıkların ardından kırılan bir bardak ya da tabak sesi, sonra bir tane daha. Ardından küçük bir çocuğun çaresizlik dolu ağlayışları. Sonra bir adamın kükrercesine yükselen sesi ve tam anlayamadığım küfürler. Bütün bu bağırışlar, çığlıklar, kırılan tabakların sesleri ve ağlayışlar bana kendi çocukluğumu anımsattı. İçimde uzak bir odanın en uzak köşesine çekilip, gözlerimi kapatma isteği doğurdu. Bütün bu sesler artık beni korkutmuyor ama her bir ailenin seviyesizce şiddetli kavgasını duyduğumda derinlerimde, iyileşmeyen bir kabuk oluşturmuş yaraların tekrar sızladığını hissediyorum. Onlara hem acıyorum hem sinirleniyorum. Buna rağmen bir şey yapmayacağım, ne kapılarını çalıp bu işe dahil olacağım ne de polisi arayacağım. İkisi de beni bu işe dahil eder ve ben hiçbir şeye ne dahil olmak ne de karışmak istemiyorum.

                Kapımı kapatıp kilitleri sonuna kadar kilitliyorum. Komşuma en zıt konumda olan yer mutfağım, mutfağa geçip yere oturuyorum. Sesler hala duyulabiliyor ama artık daha az, yerde hemen sağ yanımda ölü bir hamam böceği yatıyor. Onun yanı başına uzanıyorum, belki ben de ertesi sabah bir hamam böceği olarak uyanma şansına erişirim.

TAKINTI

Aptal yalanım açığa çıkmasın diye bu pasaklı daireyi tutmak zorunda kalışımın 3. günü. Evin her yeri sorunlu, bir yeri tamir ettirdikten sonra bir başka yerden sorunlar patlak vermeye başlıyor. Önce su boruları sızdırmaya başladı, şimdide kalorifer peteklerinden pas ve çamur dolu bir su akıyor. Ampullerin yarısı çalışmıyordu, zeminde ise birçok çatlak ve delik var. Bütün bu sorunları çözmesi için tuttuğum insanlarla dolup taşıyor ev, bir tesisatçı giderken diğeri geliyor. Bu nedenle huzurlu bir şekilde evin içinde durmam mümkün değil. Bu bahaneden esinle evi terk ediyorum, kapıyı açık bırakıp gidiyorum. Çalınmasından ya da kaybolmasından korktuğum hiçbir eşyam yok, zaten benim için bir öneme sahip olan bütün eşyalarım asıl evimde durmaya devam edecek.

Mezarını ziyarete gitmeliyim, bunu yapmayı içten içe istemiyorum ama yapmak zorundayım. Eğer şimdi bu ziyareti gerçekleştirmezsem, hatamı affettirmek için küçük bir çaba dahi olsa göstermezsem sonrasında çok daha büyük bir vicdan azabı çekeceğimi biliyorum. Henüz üstünden çok bir zaman geçmedi, hala sık bir şekilde ziyaretçileri geliyor olabilir ama bu riski göze alacağım. Hem benim kim olduğumu bilen kimse çıkmayacaktır, bu yüzden bir sorun teşkil etmeyeceğini düşünüyorum. Mahalledeki küçük ve bakımsız bir çiçekçiden bir buket kasımpatı aldım, bu çiçekler bir ölüye verilen rüşvetten başka bir şey değil. Ömürleri her çiçek gibi kısa olacak biliyorum ama karakterine en uygun olduğunu düşündüğüm çiçek kasımpatı oldu. Zaten artık ona alınan hiçbir şeyin önemi yok, ölüler ne çiçek koklayabilir ne de gelen hediyelerle mutlu olabilir. Bu sadece vicdan rahatlatmak için yapılan basit bir davranış, kimileri içinse genlerine kazınmış bir alışkanlık. Elimdeki çiçekleri taze toprağın üstüne bıraktığımda, diğer çiçeklerin yanı başına koyduğumda hiçbir şey hissetmeyecek ama ben hatamı telafi etmeye çalışmış olmanın getirdiği vicdan rahatlatıcı hissi elde edeceğim. Bunu sadece ben hissetmiyorum ama belki de sadece ben düşünüyorum. İnsanlar bu tür şeyleri düşünmekten kaçınırlar çünkü yaptıklarının ne tür bir ikiyüzlülük olduğunu görmek elde ettikleri vicdan rahatlamasını azaltır hatta o insan yeterince onurluysa yok eder. Ama ben ne o kadar onurluyum ne de kendime yalan söyleyecek kadar ikiyüzlüyüm. Ben neyi neden yaptığımı biliyorum, sonuçlarına katlanmasını da biliyorum. Bu çiçekleri bıraktıktan sonra belki eskisi kadar kötü hissetmeyeceğim ama bir parçamın ben ölene kadar vicdan azabı duyacağından eminim. Bu parçamı en derinlere iteceğimi ve onu elimden geldiğince susturmaya çalışacağımı hatta onu o kadar dışlayacağım ki onun bir süre boyunca unutulacağımı biliyorum ama işte o hep orada kalacak. Ben onu unuttuğumu zannetsem de o bir gün çıkacak ve diyecek ki sen bu hatayı yaptın, bundan sen sorumlusun. Belki ölüm döşeğinde gelecek bu yargılama belki sevdiğim birini kaybettiğimde ya da hiç beklemediğim bir gecede başımı yastığa koyduğumda.

Bütün bu düşüncelere dalmış giderken mezarlığı birkaç sokak geçtiğimi fark etmemişim. Arabayı bulunduğum yerde bir yol kenarına park edip, fazladan gittiğim sokakları yürüyerek geri dönmeyi tercih ettim. Mezarlığın etrafındaki yollar, yol kenarına park edilmiş araçlarla dolu. Mezarlığın kendisi ise duvarlarının üstünden gökyüzüne doğru yükselen, genellikle selvi ağaçları başta olmak üzere, çeşit çeşit ağaçlarla önümde duruyor. Bunun ne kadar ironik bir görüntü olduğunu şimdi fark ediyorum. Bütün mahallede en canlılıkla dolu olan yer bir mezarlık, binlerce bitki çeşidi, yüzlerce ağaç ve ölüleri ziyarete gelen onlarca insanla en çok canlılığın olduğu yer bir mezarlık bu mahallede. Bütün bu canlılar bir ölü gibi sessiz, ağaçlar dilsiz ve asla konuşmuyor, insanlar ise bir matem içinde. Gözlerinden birkaç damla yaş sessizce süzülüyor bazılarının, bazılarınınsa yüzü bir duvar gibi sert, bir nemrut gibi. Burada yüzü gülen tek kişi mezarlığın girişindeki çingene olsa gerek, sattığı çiçeklerden elde ettiği kar yüzünde gizlemeye çalıştığı bir gülümseme oluşturuyor, bunu fark ettim.

Peki ya ben, üzgün müyüm? Bir matem içinde miyim? Sessizliğe bürünmüş bir şekilde yürümekten ve çevremde olan biteni incelemekten başka bir şey yapıyor muyum? Bunlar cevaplamaktan kaçındığım sorulardan birkaçı. Şimdi mezarının önündeyim, mermeri yok, toprak daha taze ve canlı bir kahverengi tonunda, bir miktar suyla ıslatılmış. Toprağın üstüne dikilmiş bir dal gülden başka çiçek yok, daha fazla çiçek olmasını bekliyordum. Elimdeki kasımpatıları toprağın üstüne bırakıyorum, sonra gözlerimi mezar taşında yazılı olanlara bakmaktan alıkoyamıyorum. Yirmi dokuz yaşındaymış, ölmek için genç bir yaş. Ölmek için uygun yaş var mıdır bilmiyorum ama yirmi dokuz zihnime kazınıyor, nedense bu sayı içimi acıtıyor. Otuz olsa belki bu kadar içim acımayacaktı ama yirmili yaşlarda ölmek kaybolan ve yitip giden hayalleri bana anımsatıyor.

Bir süredir mezarına bakıyorum, tam olarak kaç dakikadır gözlerimi alamadığımı bilmiyorum. Yaşanan her şeyi tekrar ve tekrar aklımdan geçiriyorum, daha farklı olabilir miydi? Böyle olmak zorunda mıydı? Ben farklı bir insan olsaydım, belki daha normal, belki daha iyilik dolu, belki de daha güçlü.

Daha fazla dayanamayacağım, kendimi gitgide daha kötü hissediyorum, her insanın yaptığı gibi ben de bu histen kurtulmak için kaçacağım. Mezarın sessiz canlılığına ve toprağın soğuk kucağına emanet olduğunu bilerek burayı terk edeceğim. Belki bir gün geri gelirim ve bir demet daha çiçek getiririm ama bir süre buraya gelmeyeceğim. Eğilip toprağına sol elimi basıyorum, beni affet, bağışla beni, beni tanımıyordun belki ama artık biliyorsun, eğer biliyorsan içimi de görüyorsun. Affet beni, keşke engelleyebilseydim.

TAKINTI

Burası küçük bir şehir, küçük bir mahalle, her şeyden önemlisi çocuklarımızı hala önemsediğimiz bir mahalle. Dışarıdan bakıldığında öyle görünmüyor olabilir ama bu binada oturan insanlar ahlak ve edep değerlerine hala sahip olan insanlar. Bazı çürük yumurtalar var, bunlar olmaya da devam edecek ama ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

                Bir an hiç susmayacağını düşündüğüm bu ellili yaşlarındaki ahlak bekçisi sonunda cümlesini bitirmişti, neredeyse yarım saattir aynı anlamlara gelen şeyleri tekrar ediyordu. Onun yüzüne bakıp elimden gelen en içten şekilde gülümsemiştim ve dediklerine sonuna kadar katıldığımı belirtmiştim. Oysa söylediği hiçbir şey umurumda değildi. Bu adamın sahip olduğu değerler, düşünceler ve beklentiler zerre beni alakadar etmiyordu. Elbette asıl düşüncelerimi ona söyleyemezdim, onunla aynı fikirdeymiş gibi görünmeliydim. Bu yüzden inandırıcılığımı arttırmak için uydurma örneklerle sahte düşüncelerimi pekiştirdim. ‘’Çok haklısınız, benim aradığım her şey burada mevcut. Düzgün bir aile kurmak istiyorum, aynı kardeşlerim gibi. Bir kardeşim ahlaksızlık yolunu seçti, onu saymıyorum. Zaten ailecek onunla pek görüşmeyiz. Babam bir müddet onu doğru yola sokmak için uğraştıktan sonra onun yola gelmeyeceğini anladı ve hepimizin küçük kardeşimizle olan bağını kesti.’’

                Adam konuşmalarımdan destek alarak, ince dudaklarının çirkinleştirdiği ağzını tekrar açtı. Keşke konuşmayı uzatmasaydım. Bu tipler böyledir, kendi düşünceleriyle aynı düşüncelere sahip insanlarla karşılaştıkları zaman, birbirlerinden destek alıp uzun süren konuşmalara girerler. Çocukları ya da çevrelerinden biri tarafından yadırganıyorlarsa eğer iş daha da kötü bir hal alır. Bir sonraki sefer onlarla nasıl daha destekli ve cesur bir şekilde tartışacaklarını hayal ederek konuşmayı uzattıkça uzatırlar. Bu halleri işsizlikten, boş vakitlerinin genelde bol olmasından ve çene çalmaktan hoşlanan bir yapıya sahip olmalarından da kaynaklanabilir. Ama işte şu anda karşımda duran ve susmak bilmeyen adam en beterlerinden biriydi, bıraksam saatlerce konuşacaktı. İşe gitmem gerektiğini ve başka yapılacak çok şeyin olduğunu söyleyerek kaçar adımlarla uzaklaştım. Yeni kiraladığım daire en üst kattaydı, çatı katıydı. Köşe bucak pek bakmadan kira sözleşmesini imzalamıştım, zaten burada uzun süre kalmayı düşünmüyordum. Bir an önce yeni dairemi görmek ve kafamdakilere uygun bir hale sokmak istiyordum. Dar merdivenlerden, seri adımlarla en üst kata çıktım. Ev sahibinin verdiği anahtarı cebimden çıkardım ve kilide yerleştirdim. Bir tur sağ tarafa anahtarı döndürdükten sonra kapıyı ittim ama açılmadı. Kapı bayağı bir eski olmalıydı ve dili uzun süredir yağlanmamış olsa gerekti. Anahtarı sağa doğru çevirmek için daha büyük bir kuvvet uygulayınca bir tur daha döndüğünü fark ettim. Sonra bir omuz darbesiyle kapıyı zorlamam gerekti.

                Apartmanın duvarları hem inceydi hem de herhangi bir ses yalıtımı yoktu, bunu yan komşunun karısının cırtlak sesinden anlamıştım. Çocuklarını sofraya oturtmak için bir akbaba gibi bağırıyordu. Bu durum benim işime gelirdi, onu daha iyi duyabilirdim. Gerekli teçhizatı yerleştirene kadar eski apartmanın doğal özelliklerinden faydalanacaktım. İçerisi berbat bir haldeydi, benden önceki kiracı her kimse eğer, koridorun ortasına bir sıçmadığı kalmıştı. Naylon poşetler her odanın yerlerini kaplıyor, sararmış yataklardan idrar kokusu yükseliyordu. Duvarlar anlamsız kelimelerle karalanmış, avizelerin çoğu yerinden sökülmüştü. Buranın adam akıllı bir yer haline gelmesi için bir miktar parayı gözden çıkarmam gerekecekti. Temizliği halletmesi için birkaç kadını ayarladıktan sonra anahtarı kapının üstünde bırakıp dışarı çıktım. Yeni habitatımı iyi tanımalı, bölgenin avantajlarını ve dezavantajlarını değerlendirmeliydim.

                Yollar ıslaktı, çukurlar su ile dolmuştu ve arabaların tepesinde küçük su damlaları oturmaktaydı. Etraf sessizdi, sanki uzun zamandır bu sokağa bu sessizlik hakimdi ve bu sokaktaki bütün insanlar o sessizliği bozacak şeyi bekliyordu. Sokaktan geçen insanların yüzünde o tedirgin bekleyişi görebiliyordum, ne olacağını bilmiyorlardı ama bir şey olacağını hissediyorlardı. Bu sokakta herhangi bir bakkal ya da market yoktu, hatta bir tek dükkan bile yoktu. Üç ya da dört katlı apartmanlar ve bu apartmanların içinde yaşayan insanlar buradaki tek canlılıktı. Ne bir ağaç ne de bir sokak hayvanı görmek mümkündü. Bu denli sessiz ve kuytu bir sokak daha önce gördüm mü, hatırlamıyorum.

                Sokağın başından yükselen topuklu ayakkabı sesleriyle dikkatimi oraya yönlendiriyorum. Bu gelen o mu? Henüz gelmemesi lazımdı, bu saatte eve gelmezdi genelde. Arabaların arasından geçerek kaldırıma çıkıyor ve artık daha iyi görebiliyorum. Ama bu o değil bu bir başkası, şaşırtıcı derecede ona çok benziyor, onu tanımasam ikiz kardeşi olduğuna yemin edebilirim. Ama yürüyüşündeki adımlar, bakışlarındaki duygular ve ellerini hareket ettirişi farklı. Hem de tamamen farklı, onun attığı sağlam ve korkusuz adımlara, sert bakışlara ve kararlı duruşa hiç benzemiyor. Bunda tamamen bir ürkeklik ve korku söz konusu, tedirginliğini metrelerce öteden hissedebiliyorum. Havanın soğukluğuna eşlik eder bir hali var.

                Dikkatimi çekmediğini söyleyemeyeceğim, o olmasa da bu farklı havası biraz daha açığa çıkması gereken, keşfetmem gereken şeyler olduğunu söylüyor. Bir süre takip etmek ve incelemek için zamanım var, neden olmasın.