KÖŞE

Kapının arkasından gelen ayak sesleri genç bir teğmenin adımları gibi kendinden emin ve bir o kadar da dikkatli. Ofisin kapısını her sabah ilk o açıyor, ışıkları yakıyor ve çayın suyunu koyduktan sonra masasına geçiyor. Diğer insanlar ona Can diye sesleniyor, ben de bu yüzden Can diyorum. Her ne kadar diğer insanlar gibi görünse de onlar gibi davransa da onun farklı olduğunu biliyorum, en azından benim için öyle. Tahta bedenimin üstüne attıkları çantaları, astıkları ceketleri ve unutup gittikleri eşyaları kaldırıyor ve günde birkaç saatte olsa üstüme oturup çantasından çıkardığı bir kitabı okuyor. Bunu daha çok öğle aralarında ve işinin yoğun olmadığı zamanlarda yapıyor, diğer zamanlar o da plastikten, tekerlekli bir sandalyenin üstüne oturup masasının başından kalkmıyor. Belki de ofisin en ücra köşesinde, gözden en ırak, en unutulmuş köşesinde bulunduğum için burada, benim üstümde kitabını okuyor, bilmiyorum. Her ne nedenle olursa olsun varoluş amacımı gerçekleştirebilmek, insanların kanlı canlı, etten ve kemikten vücutlarını taşıyabilmek bana mutluluk veriyor. Kimi zaman üzerimde biriken tozları bile temizliyor. Yıllardan beri unutulduğum, eski çirkin bir takunya gibi atıldığım bu köşede bir tek o beni hatırlıyor. Her ayağa kalkıp bu tarafa doğru bir adım attığında bana geliyor diye heyecanlanıyorum ama çoğu zaman yanımdan öylece geçip gidiyor, aynı diğer insanların yaptığı gibi. Onu suçlayamam, eskiyim ve yeni plastik sandalyelerde olduğu gibi tekerleklerim yok. Belki üstüme oturan insanların canını yakıyor bile olabilirim ama her zaman böyle değildim. Beni yapan usta odunu elleriyle işlemişti ve ayaklarıma desenler oymuş, güzel bir ahşap rengine boyamıştı. Üzerime de küçük bir minder bağlamıştı ki oturanlar daha rahat etsin. Ama artık ne boyam belli oluyor ne de desenlerim. Üzerime koyulan minder kim bilir kaç yıl oldu kaybolalı, hatırlamıyorum.

                Yıllardan beridir bu köşede, çoğu zaman üzerimde bin bir türlü eşyayla beklerken yaptığım tek şey izlemek oldu. Gelip giden çalışanları, müşterileri, teslimatçıları ve avukatları. Hepsi her seferinde fabrikalardan çıkmış, bir makinenin ellerinde doğmuş plastik sandalyelere oturdular. Oysa o sandalyelerin benim gibi bir ruhu yok, onların ne düşündüklerini gördüm ne de hissettiklerini. Belki de makinelerin ellerinden çıkma oldukları için bu kadar hayatsızlar, bilmiyorum. Aslına bakacak olursak diğer insanların da pek yaşadığı söylenemez ya, içlerinde bir tek Can gülüyor, şaka yapıyor ve kimi zaman üzülüyor. Diğerlerinin yaptığı tek şey masalarında biriken kağıt yığınlarına kafalarına gömmek ve mesaileri bitene kadar zaman geçirmek. Boş vakitlerinde ne bir kitap okuduklarını gördüm ne de birbirleriyle sohbet ettiklerini, Can muhabbet kurmaya çalışınca da onu başlarından savıyorlar, en sevdikleri şeyin kahve ya da çay içmek olduğunu söyleyebilirim. Başka da bir şeyi sevdiklerini düşünmüyorum.

                Zaman artık hızlı geçiyor benim için, günler saat gibi saatlerse dakika. İnsanların hareketleri, çalışmaları ve konuşmaları hızlandırılmış bir film gibi benim için. Zaman bir tek Can geldiğinde yavaşlıyor, onun haricinde hep uykuda gibiyim. Can buradayken hissediyorum, kendim olduğumu ve bir işe yaradığımı, o zaman ölmek istemiyorum. Ama o yokken parçalarımın tekrar toprağa karışacağı zamanı özlüyorum, hatta kimi zaman ağaç olduğum zamanı hatırlar gibi oluyorum, işte en çok da o zamanı özlüyorum. Kuşların dallarımda ötüşmesini ve diğer hayvanların dibimde otlanmasını anımsar gibi oluyorum. Unutulduğum köşeden kurtulmak ve ya Can’ın evinde ya da toprağımda olmak istiyorum.

                Bugün pazar olmalı, ofise gelen giden yok, ışıkları kapalı. Karanlıkta gördüğüm tek ışık kahve makinesinin ve prizin küçük lambasının ışığı. Ofisin içine derin bir sessizlik hakim, bu durumdan rahatsız olmuyorum. Aksine, insanların gürültüsü olmadan her şey çok daha huzur dolu. Yarı uykuya dalmış bir vaziyette beklerken bir parıldama dikkatimi çekiyor. Prizden yükselen ince bir duman ve gittikçe büyüyen bir ışık demeti. Birkaç saniye sonra demet küçük bir aleve dönüşüyor ve plastik priz yanmaya başlıyor. Alevler gitgide büyüyor, etraftaki eşyalara sıçrıyor, önce plastik sandalyelerin bacakları eriyor. Derken bir masa komple tutuşuyor, masanın üstündeki kağıt öbekleri alevleri daha da körüklüyor. Sonum yakın biliyorum, belki birkaç dakikam daha vardır en fazla. Ama zaten alevlerden ya da sonumdan korkmuyorum. Küllerimin toprağa döküleceği zamanı düşleyerek uykuma geri dönüyorum. Keşke Can’ı bir kez daha görebilseydim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s